| Türkiye'nin birikimi... |
|
|
|
|
ParantezlerAdam denize doğru yürüdü. Cebinden dolmakalemini çıkardı. Eğildi ve dolmakaleminin ucunu denize batırdı. Sonra arka ucunu döndürerek mürekkep haznesine deniz suyu doldurdu. O günden beri denizden başka bir şey yazmıyor o kalem. Kadın dikiş dikerken iğneyi dalgınlıkla eline batırdı. Parmağının ucunda küçük bir kan topu oluştu hemen. Yere damlamasın diye menekşe saksısına damlattı onu. O günden beri kankırmızıdan başka renkte açmıyor o menekşe. Çocuk elini bakışlarının üstüne siper edip uzaklara baktı. O böyle merakla bakarken, uzaklar birden yakın oluverdiler. Çocuk uzakların bu en yakın halini unutmamak için sonsuza dek kapadı gözlerini. O günden beri mesafelerini kaybetmiş rüyalar görüyor o çocuk. Zaman, ihtiyar bir ressam kılığına girip üç resim yaptı. Birinci resimde kalemini denizle dolduran bir adam vardı. İkinci resimde menekşeleri kanıyla sulayan bir kadın. Üçüncüsünde ise, bir çocuk rüyasında uzakları yakından görüyordu. Karşılarına geçip uzun uzun baktı üç resme de... Sonra bıraktı fırçasını elinden. O günden beri duyduğu hiçbir bilmeceyi çözemiyor zaman. Yıllar önce bir şair, şiirini tamamlayacak imgeyi aramak üzere evinden ayrılıp yollara düştü. O şehir senin bu kasaba benim diyar diyar dolaşıp, o imgeyi aramaya başladı. Karşılaştığı herkese aradığı ayarda, istediği renkte bir imge görüp görmediklerini sordu. Ama derdine derman olacak bir cevap alamadı. O da aramaya devam etti. Bu uğurda çöller aştı, ormanlar geçti, gür nehirlerin soğuk sularından avuç avuç sular içti. Ne gördüğü güzelliklerde, ne duyduğu mesellerde, ne söndürdüğü ateşlerde şiirini tamamlayacak imgeyi bulamadı. Bu arada zaman da rüzgara kapılan sonbahar yaprakları gibi gelip geçti. Şair iyice kocadı. Gurbet elde hastalanıp yataklara düştü. Son nefesini verip dünyadan ayrılacağı anın yaklaştığını hissetmesine rağmen, kayıp imgesini bir türlü aklından çıkaramadı. Günlerce sayıklayıp durdu. Kimse onun derdine bir çare, kilitlenen lisanına bir anahtar uyduramadı. Sonunda kayıp imgesini bulamadan ve şiirini tamamlayamadan son nefesini verdi. Bütün yaratılmışlar gibi toprağa karışıp gitti. Bir zaman sonra adını hatırlayan bir tek kişi bile kalmadı. Şairi hatırlayan son hafızanın da unutkanlığa yenik düştüğü o günden beri bir imge; o şehir senin bu kasaba benim diyar diyar dolaşıp, kendisini kayıp şiirine götürecek şairi arıyor. Bugün bildiğim bütün kelimeleri biraraya toplayıp uzun bir nutuk çektim. Onlara kendilerine sahip çıkmaları gerektiğini, gün günden zayıflayıp cılızlaştıklarını tek tek anlattım. Beni dikkatle dinleyip söylediklerimi hafızalarına kaydettiler. O günden beri hepsinin canlanıp kendilerine geldiklerini, eski engin ve derin varlıklarını yeniden kazanmaya başladıklarını görüyorum. Ama hesaba katmadığım bir şey var ki, beni kara kara düşündürüyor: Onların bu enginleşmiş ve derinleşmiş varlıklarını, ben bu küçücük kalmış dünyama nasıl sığdıracağım?
gozcan@yenisafak.com
|
|
| Ana Sayfa | Gündem | Politika | Ekonomi | Dünya | Kültür | Yazarlar |
| İnteraktif: Mesaj Formu | ABONE FORMU | İNTERNET TARAMA FORMU | KÜNYE | ARŞİV |
|