T ü r k i y e ' n i n   B i r i k i m i

Y A Z A R L A R
Devlet, mezhepler ve "Laikîlik"

Bu yazıyı, Bayram içinde yazmayı düşünmüştüm. Araya daha acil konular girdi ve yazamadım. Ama konu, Türkiye açısından güncelliğini hep devam ettirdiği için bugün de yazmanın bir mahzuru yok.

Ege Cansen'in Hürriyet'te yayınlanan "Bir laikîden Ramazan Sohbeti" başlıklı yazısı idi önemsediğim. (15. 12. 2001)

Şöyle giriyordu yazıya Cansen:

'LAİKİLİK' adı henüz tescil edilmemiş, hocaefendisi olmayan yeni bir islâmî mezheptir."

İlginç değil mi? Devam ediyordu:

"Laikîler, Müslüman kimliklerini reddetmemekte, ancak yaşam biçimleri ve dünya görüşleriyle geleneksel Müslümanlardan önemli farklılıklar göstermektedir. Pek tabii her laikî, birbirinin aynı değildir. Muhafazakár laikîler olduğu gibi, liberal laikîler de vardır. Hatta kendilerine şarlatan denebilecek kökten laikîler de mevcuttur. Osmanlı İmparatorluğu'nun ve Türkiye Cumhuriyeti'nin hacca giden ilk ve tek devlet başkanı Turgut Özal ve kendisi de hacı olan dul eşi Semra Özal da bir bakıma laikîdir. Hacı olmalarına rağmen, tercih ettikleri "life style", İslami yaşamı seçtiklerini söyleyenlerin hayat tarzından çok farklıdır."

Bunları da ilginç bulacağınızdan eminim. Neden geriye dönüp Ege Cansen'in bu satırlarını hatırlama ihtiyacı duydum? O da, Radikal'de Murat Çelikkan'ın bir yazısını okuduktan sonradır. Çelikkan'ın 26 aralık tarihli yazısında "Sünni Devlet" diye bir ara başlık var ve burada şu ifadeler yer alıyor: "Türkiye demokratik bir laisizmden oldukça uzak. Vatandaşın parasıyla faaliyet gösteren Diyanet İşleri, sadece Sünni müslümanları temsil ediyor. Aleviler, Hanefiler, Şiiler, Şafiiler temsil edilmiyor."

Ne var bunda altı çizilecek, diyeceksiniz. Çok küçük (!) bilgi hataları. Meselâ anlaşılıyor ki sayın Çelikkan "Sünnilik" nedir bilmiyor. Oradan anlaşılıyor ki Aleviliği, Şiiliği, Hanefiliği ve Şafiliği (ki bu ikisi Sünni iki mezheptir) de bilmiyor. Tabiî benimsediği, onun adına devleti yargıladığı laikliği de. Bunları bilmezseniz mezhep üzerine yazı yazabilir, buradan da devletin ve Diyanet'in çizgisini yargılayabilir misiniz?

Buradan yola çıkarsanız, Çelikkan'ın Ege Cansen'in "Laikîlik" mezhebinden de haberinin olmayacağını görebilirsiniz. (Hemen belirteyim ki bunları asla sayın Çelikkan'ı kınama çerçevesinde söylemiyorum. Sadece bu konuların Türkiye'de ne yazık ki bu yüzeysellikte ele alınıyor olmasını vurgulamak istiyorum.)

Aslında Ege Cansen, "Laikîlik" mezhebini kişiler planında değerlendirmiş, oysa bir adım daha atıp, "devlet"in ana çatısında yer alan "laiklik" ilkesini de "Bir tür İslâm yorumu" olarak görebilirdi. Çünkü bu çizgi yeni değil. Meselâ Falih Rıfkı Atay, Çankaya'da "Kemalizm'in bir din reformu olduğu"nu söyler. Yani devlet, itiraf etsin veya etmesin laiklikle bir tür "İslâm tarifi" yapmış olmaktadır.

Meselenin özüne gelirsek, ortada kişilerin ve devletin İslâm'la ilişkisinde bir yorum arayışından -ki buna İslâm ıstılahında mezhep denir- söz edildiğini görürüz. Ege Cansen diyor ki "Laikîlik" bir İslâm mezhebidir. Yazısının sonunda "laik devleti kuranların ve yaşatanların giderek İslâm'a yabancılaşması"nı bir sorun olarak değerlendiren Cansen çözüm olarak da "laiklerin kendilerini İslâm'ın "laikîlik" mezhebinin bir üyesi olarak tanımlamaları" gereğini ifade ediyor. Cansen'in geleneksel son sözü de şu: "İman, dindarların, bilim laiklerin mülkü değildir."

Gelelim bizim sözümüze:

Doğrusu ben, "Laikîlik"in bir mezhep olmasını yadırgamıyorum. Çünkü Mezhep, İslâm'ın çağlar içinde gelişen bir yorum tarzıdır. Her çağda İslâm'ı yeniden anlama çabası olabilir, olmalıdır. Birileri de çıkıp "Laikîlik" diye bir mezhep çığırı açabilir. Ne var ki, İslâm içinde bir mezhep, "Ben yaptım oldu" başına buyrukluğu değildir, temel bir takım gereklilikleri önümüze getirir. Bu da ana kaynaklara derinlemesine, yani içtihad yapabilecek, sağlıklı hüküm çıkarabilecek seviyede vukûfiyet ve samimiyetle, sadakatle bağlılıktır öncelikle. Yani Kur'an'a ve Hazreti Peygamber'in hayatıyla ve sözleriyle ortaya koyduğu İslâm yorumuna... Önce bunlara samimi olarak bağlanmak gerekiyor. Bunun içine Allah'a bağlılık başta olmak üzere tüm inanç esasları giriyor. Allah'a bağlılık bir "Allah bilgisi"ni gerektiriyor. Allah bilgisi'nden yola çıkıp geliyorsunuz İslâm'a ve İslâm yorumlarına... Ayrıca belki her çağın her yorumunda sorulması gereken bir soruyu da akılda tutmak gerekiyor: Acaba benim bu İslâm anlayışım, Allah'ın hoşnudluğuna (Rızasına) uygun mu? Yoksa biraz, "Allah'a din öğretme" ukalalığı içinde mi hareket ediyorum? Bunun ötesinde Allah'a ve Dine bağlılığın da idare-i maslahatçılıkla olmayacağını bilmem hatırlatmak gerekiyor mu?

Son söz: Allah bilgisi sağlıklı olmayanın dini de mezhebi de sağlıklı olmaz; adı ne olursa olsun. İçi yanlış doldurulan İslâm bile İslâm olmaz.


31 Aralık 2001
Pazartesi
 
AHMET TAŞGETİREN


Künye
Temsilcilikler
ReklamTarifesi
AboneFormu
MesajFormu

Ana Sayfa | Gündem | Politika | Ekonomi | Dünya
Kültür | Spor | Yazarlar | Televizyon | Hayat | Arşiv
Bilişim
| Aktüel | Dizi | Röportaj | Karikatür
Bu sitede yayınlanan tüm materyalin HER HAKKI MAHFUZDUR. Kaynak gösterilmeden çoğaltılamaz.
© ALL RIGHTS RESERVED