|
|
|
|
|
|
|
|
|
|
Çocukluğumuzda yaşadığımız bazı olaylar vardır ki, insanın hayatında büyük etki yapar. Çoğu zaman bunun farkına varmayız. Ancak, bazı küçük hatıraların, ne büyük felsefenin temelini oluşturduğunu zamanla anlarız. Bunlardan bir tanesi, Kozanda, palancı Yakup'un hikayesidir. Palancı Yakup, Osmanlı esnafının son mümesillerindendir. Mesleği palancılık'tır. Yani atların eğerlerini, semerlerini, palanlarını imal eder veya bunları tamir eder. Kozanda, alceylan isimli meşhur bir koşu atı vardı. Adana'da veya kazalar arasında yapılan at yarışlarında, daima birinci gelirdi... Koşuya başladığı zaman, kuyruklarını diker, en öne fırlar, kimseye ön vermeksizin yarışı bitirirdi. Onun şöhretini duymayan kalmamıştı. Yakub'un dükkanı, kasabanın ana çarşısı üzerindeydi... Gelip geçenler sohbet etmek veya dinlenmek için oraya uğrarlardı. Yakub'un en büyük zevki de, dükkanına gelenlere alceylan hakkında konuşmak ve göklere çıkartarak methetmekti. Onun nasıl koşuya başladığını, nasıl uçar gibi gittiğini, Türkiye'de onu geçecek at bulunmadığını ballandıra ballandıra anlatırdı. Fakat Yakup'un bunu anlatırken asıl söylemek istediği bir şey vardı; Alceylan'ın eğerinin kendisi tarafından tamir edildiği... Yakup için en büyük gurur kaynağı buydu... Lafı dolaştırır, dolaştırır, bir punduna getirip eğeri nasıl tamir ettiğini mutlaka anlatırdı. Yakub'un bu davranışı, hiç hatırımdan çıkmamıştır. Benim en çok dikkatimi çeken husus, eğerini tamir etmek suretiyle, alceylan'ın başarılarına, kendisini de ortak kabul ediyordu. Hayatımda güzel bir şey gördüğüm, bir şeye imrendiğim zaman, aklıma hep palancı Yakup gelir. Kendi kendime düşünürüm: Yakup, alceylanın eğerini tamir etmek suretiyle, onun başarısına bir katkıda bulunmuş olmanın gururunu duyuyordu. Kendi kendime düşünüyordum: Acaba ben de, imrendiğim, hayran kaldığım bazı eserlere bir katkıda bulunarak veya bulunduğumu zannederek, kendimi mutlu hissedemez miyim? Üniversitede talebe iken konser, tiyatro ve konferanslara muntazaman giderdim. Konserler için birkaç tane fazla bilet alır, kahvede rastladığım arkadaşlarımı zorla konsere, tiyatroya götürürdüm. Hatta, Beyazıt'ta Küllük kahvesine girdiğimi gören arkadaşlarım, kendilerini zorlamayayım diye hemen tuvalete kaçarlardı. Beni bunları yapmaya sevk eden şey, konseri dinlerken veya tiyatroyu seyrederken duyduğum hazzı, başkalarına da duyurabilmekti... Bu bir nevi, hayran kaldığım bir esere katkıda bulunmaktı, onu benimsemekti ve hatta onun ulaştığı başarıya ortak olduğuma inandırmaktı. Bir çok ülkeleri gezdim. Oralarda, başta Osmanlı eserleri olmak üzre, bir çok camilerin, köprülerin, hanların, hamamların bilinçli olarak yıkıldığını, tahrip edildiğini gördüm. Buradaki bazı insanların mantalitesini bir türlü anlayabilmiş değilim.. Yolunuz düşerse Rodos'a gidin. Sizi gezdiren rehber, Rodos'un tarihinin, Osmanlıların Rodos'u fethine kadar olan kısmını uzun uzun anlatır.. Sonra hemen 1918 yılına atlar, İtalyanların yaptığı eserlerden bahseder; sonra da 1945 yılından itibaren, Yunanlıların orada yaptıklarına atlar. Rehberiniz, Rodos'taki Osmanlı hakimiyet dönemini atlamıştır. Kendisine sorarsınız: -Siz Rodos'ta 350 yıllık bir kısmı anlatmadınız... O zaman ne oldu? Verdikleri cevap gayet kesin ve kısadır: o zaman Türk işgali vardı... Birkaç defa Arnavutluğa gittik. Bizi gezdiren rehber, gezdirdikleri yerleri anlatırken, iki kelimesinden birisinde, Türk işgali zamanında deyip duruyordu. Ayni şeyleri, onurumuza verilen davette de tekrar ettiği zaman onu susturdum ve dedim ki: -Neden durmadan, Türk işgali diye tekrarlayıp duruyorsunuz? Bu dönemde, 33 tane Arnavut kökenli sadrıazam vardı. Türk işgali demek yerine, Arnavut dominasyonu zamanında deseniz daha doğru olmaz mı? Masada bulunanların hemen hepsi şaşırdı... Kimi kızardı... kimi de haklısın dediler... O anda aklıma gene palancı Yakup geldi... Bu insanlar, Koca Osmanlı tarihinden kendilerine de bir pay çıkarmak yerine, o şerefi inkar ediyorlardı... İnkar etmeye kalktıkları şey, Osmanlıların yani Türklerin tarihi idi... Ama bu arada, koca bir tarihe kendilerinin de az veya çok katkılarını da inkar ediyorlardı. Lausanne isimli bir Fransız gazeteci vardır.. Balkan harbi zamanında İstanbul'da bulunmuş ve olayları günün gününe gazetesine yazmıştır. Bu haberleri, Le chevet de la guerre Balkan isimli eseriyle yayınlamıştır. Bu eserin çok enteresan sayfaları vardır. Balkan harbini bütün çıplaklığı ve felaketiyle anlatır... O kitapta yazar, kendi kendine bazı sualler sorar ve der ki: "Anadolu'dan gemilerle insanlar geliyor, camiye gidip namaz kıldıktan sonra öleceklerini bile bile, cepheye koşuyordu." Yazar bunu bir türlü anlayamıyordu. Onun tek gördüğü şey etrafındaki kan deryası idi. Lausanne, bunları anlattıktan sonra, kitabını şöyle bitiriyordu; -Bu kan deryası içerisinde, Ayasofya Camiine baktım. Bir sulh ve sükun abidesi olarak ortada yükseliyor. Burada harbeden taraflardan birisi bu abideyi yapmış ve diğeri bu abideyi 500 sene ayakta tutmuştu... Kim ne derse desin, belki bu abideyi yapma şerefi Türklere ait değildir amma, onu Beş Yüz Yıl korumuş olmanın şerefi, daima Türklerin olacaktır. Düşünüyorum... Tarihe palancı Yakup'un gözüyle baksak, Bosna Hersek'teki, camileri, köprüleri yıkar mıydık... Koca Balkanlardaki, beş yüz yıllık tarihi yok etmeye çalışır mıydık? O, yıktıkları camileri yıkanların dedeleri o eserlerin yapımına hiçbir katkıda bulunmamışlar mıdır? Mesela, en azından onların inşasında çalışmamışlar mıdır?.. Orada taş kırmamışlar mıdır?.. O eserleri yıkanlar bilmeliler ki, Balkanlardaki Türk Eserlerini yok ederken ayni zamanda o güzel eserlere, babalarının, atalarının da katkılarını yok etmektedirler. Paylaşmayı becerebilirsek insanlık tarihinde hepimize yetecek kadar şeref vardır.
|
|
|
Kültür | Spor | Yazarlar | Televizyon | Hayat | Arşiv Bilişim | Aktüel | Dizi | Röportaj | Karikatür |
© ALL RIGHTS RESERVED |