T ü r k i y e ' n i n   B i r i k i m i

Y A Z A R L A R
Ecevit ya da Derviş: Statüko ya da teslimiyet!

Hafta sonu yapılan DSP kongresi Türkiye'nin siyasal durumunun mikro düzeyde fotoğrafını yansıtıyordu. Bir yanda, siyasal anlamda partileşememiş bir Ecevitler Klübü görüntüsü veren DSP ve diğer tarafta yaşanılan krizle bile ilişkilendirmeden/sorgulamadan lider sevgisini histerik bir tutkuya dönüştüren delegeler. Ecevit'in, rakip adayın konuşma yapmasına bile izin verilmeyen kongrede kendi seçtiği bakanını üstü kapalı eleştirmek ihtiyacını duyması ilginç bir çelişkiyi, aslında Türkiye'nin çelişkisini ortaya çıkardı. 70'li yıllardan kalma güvercinlerin kanatlanmaya bile mecalinin kalmadığı kongrede eski günlerin sönük romantizminden başka somut hiçbir şey yoktu.

Türkiye'de milliliği, yerliliği 10. Yıl Marşı'na sıkıştıranların ülkede olup bitenleri, dünyadaki açılımı okuma yetenekleri Ecevit'in 70'li yıllardan kalma romantik halkçılığından da geriye düştü. 50'li yıllarda okuduğu üniversitede başörtülü kız öğrenci olmadığına takılıp kalan seçilmişlerle, ders verdiği üniversitede aynı sırayı paylaşan mini etekli ve başörtülü kızların samimiyetini özlediği Türkiye'ye örnek gösteren "atanmış"ların çelişkisi bu.

İkili açmaz

Türkiye'nin varoluşsal sorunu bu iki seçenek arasında sıkıştırılıp kalmasında yatmaktadır. Ekonominin sadece siyaseti değil Türkiye'yi rehin aldığı bir ortamda sorgulanması gereken, bizim, teslimiyet mi statüko mu türünden bir tercihle karşı karşıya bırakılmış olmamızdır.

Küreselleşmenin imkanlarıyla Türkiye'nin varoluş imkanlarını doğru okuyup siyaset üretecek yerli duruşun önünü kesenlerle, Türkiye'nin prangalarından kurtulması adına teslimiyetini önerenler arasında mahiyet itibariyle bir farklılık bulunmuyor. Globalleşme eleştirilerinin yıpranmış ulus-devlet modelinin yanında gösterilmesi; Türkiye ve İslam dünyası bağlamında, bu coğrafyaya özgü dinamiklerin göz ardı edilmesini, alternatif olmaktan çıkarılması açmazını getirmektedir.

Ne ulus-devlet modelinin İslam dünyası bağlamında jakoben karakteri ne de globalleşmenin sınırları aşındıran, postmodern anlamda yerellikleri (yerli ve yerel ayrımına dikkat) öne çıkaran ama daha üst çerçevede bir tekelleşmeyi doğuran modeli Müslümanlığın imkanları karşısında farklı bir duruşa sahiptir. Her iki model de "dünya sistem"in farklı yüzleri olmak hasebiyle Müslümanlık'la bir hesabı olduğundan, İslam'ın önerdiği hayat tasavvurunu kendi varlık alanları açısından tehdit gördüğünden kuşku yok.

Küreselliğin postmodern bireysellik ve yerellik bağlamında Müslümanlığa açtığı alan jakoben modele göre daha özgürlükçü görünse de bu alan bireysel bağlamdan ileri geçemeyecektir. Türkiye'de postmodern darbe denilen primitif sürecin, arkaik şablonların laik kutsiyeti adına ülkeyi teslim almasıyla; küresel sistemin güler yüzlü atanmışlar eliyle ülkeyi rehin alması arasında, bu ülkede alternatif söylem geliştirmeleri beklenen "yerli duruş" sahipleri açısından ne fark vardır? Jakobenizme karşı çıkmak küresel teslimiyete; küresel sistemin ülkeyi rehin almasına karşı durmak postmodern darbenin statükocu arkaik projelerine taraftar olmamızı gerektirmez.

Müslümanlar'ın imkanları

Türkiye'de başta İslamcılar olmak üzere siyasetten kültüre her alanda bu ülkenin imkanlarını keşfetmeye yönelik her türlü alternatif üretim gayretlerini mahkûm edecek en etkin silah; "statüko ya da küresellik" tercihinden birine zorunlu kılınmasıdır.

Ne İslam dünyasının ne de Türkiye'nin mevcut siyasal ideolojik statükolara bağlı kalarak kendini yenilemesi, aşması ve alternatif hale gelmesi mümkündür. Ne ekonomik anlamda ne de entellektüel açılım anlamında alternatif olması, tarihi ile buluşup kendi dinamiklerini yeniden inşa etmesi mümkündür. Ancak bunun alternatifi olarak küresel (global) sistemde bu dinamiklerin canlanmasını değil sistem içinde eritilmesini getirmektedir.

Bireysel hoşgörünün alternatif olma hoşgörüsünü sağlayacak kadar geniş olmadığının farkedilmesi gerekir. Yoksa içine kıvrık, her türlü yeni oluşumlar karşısında korkuya kapılan entelektüel duruş kendini aşamaz, yenileyemez. Türkiye'de İslamcılar'ın yapması gereken Müslümanlığın bu ülke için ne anlama geldiğinin öz güveni içinde, yaşadığı dünyayı doğru okuma işini gerçekleştirecek dinamizmi ortaya koymak; dayatılan ikili tercihin karşısından alternatif üretebileceğini göstermektir. İslamcılar'ın en büyük çelişkisi ne yazık ki, küreselleşme adına ülkeyi rehin alanlar karşısında, bu ülkenin sahibi olarak yaşadığımız pratik içinde ne entelektüel anlamda ne siyasal duruş anlamında alternatif geliştirememiş olmaları; bu duruşu statükocuların eline bırakmış olmalarıdır.

Ancak, İslami düşünce, özellikle Türkiye'de küreselleşme karşısında tapınır bir konum alanların ahlaki tavırlarını aşan, dünyanın aldığı yeni şekille yüzleşmekten, onunla temasa geçmenin imkanlarını araştırmaktan çekinmeyen bir özgüven ve duruşu temsil etmektedir. Küreselleşme eleştirilerini "Üçüncü Dünyacı İslamcılık" diye küçümseyenlerin korktukları, mahkum etmek istedikleri tavır da budur. Burada, daha çok bizim tartıştığımız, küreselleşme karşısında statükodan yana olup olmamak değil, bu toplumu bu iki tercih arasına sıkıştırmak isteyenlerin sergilediği ahlaki tavırdır.


1 Mayıs 2001
Salı
 
AKİF EMRE


Künye
Temsilcilikler
ReklamTarifesi
AboneFormu
MesajFormu

Ana Sayfa | Gündem | Politika | Ekonomi | Dünya
Kültür | Spor | Yazarlar | Televizyon | Hayat | Arşiv
Bilişim
| Aktüel | İzlenim | Dizi | Röportaj | Karikatür
Bu sitede yayınlanan tüm materyalin HER HAKKI MAHFUZDUR. Kaynak gösterilmeden çoğaltılamaz.
© ALL RIGHTS RESERVED