T ü r k i y e ' n i n   B i r i k i m i

Y A Z A R L A R
"Kızım seni çok sevdim"

3 Nisan akşamı tv'lerde Erzurum'dan Cumhurbaşkanına mektup yazarak ailesinin evlendireceğini, oysa kendisinin okumak istediğini bu konuda yardım edilmesini bekleyen ihramlı genç kızın görüntülerini ve Cumhurbaşkanının "Kızım seni çok sevdim" diye başlayan ve yardım edileceğini bildiren satırları gördük.

Şanslıydı genç kız. Valilik kendisine yardım etmiş ve o da tv'cilerin tabiriyle sırtında tarla kıyafetleriyle okul sıralarında yerini almıştı. Okula ehramıyla geliyor, arkadan bağlanmış başörtüsü etek ve kazağıyla ders dinliyordu.

7'den 7'e günlük lisanda bile herkesin, cumhurbaşkanının önüne sayın sıfatını koyarak konuştuğu Ahmet Necdet Sezer'in "Kızım seni çok sevdim" diye başlayan satırlarında ben daha çok emekli ilk okul öğretmeni olan Semra Sezer'in empatik yaklaşımını gördüm. Maddi yetersizliklerden, ya da aileleri izin vermediği için okuyamayan öğrencilerin acılarına aşinaydı Semra Sezer.

Sezer ailesini Erzurumlu küçük kızın hikayesine bu kadar yaklaştıran ve "Kızım seni çok sevdim" diyerek alışılmışın dışında samimi üslup içinde cevap veren ifadede bu empatik yoğunluğun etkisi büyük. Aynı şekilde huzura çıkmış başörtüsü komisyonu üyelerine söylenen "58 yılında üniversitelerde başörtüsü meselesi yoktu" ifadesinde de psikolojik uzaklıktan kaynaklanan yanlış algının izlerini görmek mümkün. Sezer ailesinde, Ecevit ailesinde, Yılmaz ve hatta Bahçeli'nin ailesinde yakından tanıyıp bildikleri, öğrenmeye tutkuyla bağlı dini hassasiyetini ahlakıyla güzelleştirmiş örnekler olsaydı; onların okullarına alınmadıkları için yaşamak zorunda kaldıkları sıkıntıları an be an görmüş olsalardı kendilerini bu kadar uzakta tutmaları yine bu kadar kolay olur muydu? Yakın çevrelerinde böyle örnekler olmadığı için onları mazur kabul etmemiz mümkün mü? Bir lider empatik yoğunluğa sahip olduğu zaman liderdir. Her türlü sıkıntıyı kendi nefsinde duyuyormuşçasına anlamaya ve çözmeye azmettiği için liderdir.

Binlerce kızdan birinin hikayesini bilseydi Sayın Sezer. Mesela Sema'nın hikayesini... Daha lise öğrencisi iken öğretmenlerini matematik zekasıyla dehşete düşüren, arkadaşlarının tarifiyle günün her saniyesini problem çözerek geçiren İstanbul Teknik Üniversite Bilgisayar Mühendisliğinde hazırlık sınıfını geçip, bir dönem okuduktan sonra başörtüsü yüzünden okulunu bırakmak zorunda kalan Sema'nın gencecik bir kızın, kalbinden fetva alamadığı için (bütün çevresi başını açıp okuluna devam etmesini söylemektedir çünkü) başını açıp okuluna devam edemediği; okula devam edemediği için yirmi kilo kaybedecek kadar derin acılar yaşamakta olduğunu görselerdi bu kadar uzak kalırlar mıydı?

Hukuk olgulardan bütün cemiyetin lehine kararlar çıkaran bir müessesedir. Bütün ilimlerde olduğu gibi olaylara yaklaşımı "Dün yoktur bugün de olmamalıdır" şeklinde çıkarımlar yapmaya asla müsait değildir.

1983 yılında YÖK'ün getirmiş olduğu başörtü yasaklarına bir çözüm bulması için zamanın başbakanı Bülent Ulusu'nun huzuruna çıkıldığında Başbakan "Camdan dışarı baksak bana kaç tane başörtülü gösterebilirsiniz?" diyerek hakikatin mekanını başbakanlık binası ölçeğinde dondurmak istemişti. Şimdi aynı mantığın bu defa zamana takılı olarak yeniden dile geldiğini görmek acı. Hiçbir şey olduğu yerde kalmıyor. Mesela 1958 yılında Afyon'da caz konseri de verilmiyordu.

Dindar kadın kimliğinin bir parçası olan başörtüsüne karşı çıkmak üzere "Eskiden okullarda başörtüsü yoktu" ile söylenmek istenen cumhuriyetin ilk yıllarında dindar kadınlar, genç kızlar devlet okullarına gitmezlerdi hükmü çıkacaksa bu hüküm doğrudur. Dindar insanlar için Cumhuriyetin ilk yılları güvenlikli yıllar değildir. Devlet ve milletin bütünlüğü için canları pahasına çalışmış olan "sarıklı mücahitler", kamusal alan kendilerine dar edilmeye çalışıldığında, varlıklarını sükut üzere konumlandırıp köşelerine çekilmişlerdir. Yeni kurulmakta olan devletin güvenliği için, kendi varlıklarının muhalif unsuru olarak kamusal alanda yer almasını istemedikleri gibi, batılı normlara göre yeniden örgütlenen kamusal alanın iklimi de onların nefes alamayacakları bir rüzgara sahipti.

İki kuşak sonra kamusal alanın iklimi evlerde de hakimiyetini hissettirmeye başladığında evde kalmak ve mevcut kamusal alanın dışında durma biçimi olarak önemini kaybetti. İşte 1955 yılından itibaren dindar ailelerin kızlarının okullarda tek tük görünmeye başlaması bu süreç ile ilgilidir. Üstelik sanılanın aksine üniversitelerde başını örten ilk kuşak köy kökenli ailelerin değil şehirli ailelerin kızlarıdır.


6 Nisan 2001
Cuma
 
FATMA K. BARBAROSOĞLU


Künye
Temsilcilikler
ReklamTarifesi
AboneFormu
MesajFormu

Ana Sayfa | Gündem | Politika | Ekonomi | Dünya
Kültür | Spor | Yazarlar | Televizyon | Hayat | Arşiv
Bilişim
| Aktüel | İzlenim | Dizi | Röportaj | Karikatür
Bu sitede yayınlanan tüm materyalin HER HAKKI MAHFUZDUR. Kaynak gösterilmeden çoğaltılamaz.
© ALL RIGHTS RESERVED