|
|
|
|
|
|
|
|
|
|
Cenova'da meydana gelen olaylar, "küreselleşme karşıtı hareketler"in Seattle'dan başlayan yürüyüşünün katlanarak ilerlediğini gösteriyor. Bu hareketlerin "yoksulların başkaldırısı" olmaktan öte, "orta sınıfların itirazı" olması, küreselleşmenin ekonomik ve siyasal boyutundan öte sosyolojik boyutu ile ilgili "düğümleri" işaret ediyor. Bütün bunlar küreselleşmeyi temsil eden büyük ekonomik organizasyonlar karşısında, insanların içine düştüğü "mensubiyet krizleri"nden güç alıyor. Çünkü küreselleşmenin doğal bir sonucu olarak ortaya çıkan yerelleşme, yedeğinde "mikro milliyetçilikler"i yükselten güçlü bir dalga bulunduruyor. Bu nedenle küreselleşme karşısında insanlar ellerindeki en bildik derme çatma toparlayıcı şemsiye olan ulus-devletleri bile kaybetme korkusu yaşıyor. Üstelik küreselleşme konusunda yapılan derin analizler, küreselleşme olgusunun en etkili enstrümanının hâlâ "ulus-devlet" olduğunu ortaya koyuyor. Bu nedenlerle küreselleşme hakkında farkında olunması gereken ilk şey, küreselleşmeye taraftar olmanın kendiliğinden küreselleşmenin getirilerini istihdam edebilme sonucu doğurmayacağıdır. Buna karşılık, küreselleşmeye karşı çıkmanın da dünyayı kavrayamamakla eş anlamlı olduğu açıktır; küreselleşme aynı modernite gibi, kavramları ve araçlarıyla geri döndürülemez bir süreç/olgu olarak karşımızdadır. Türkiye ise küreselleşmeyi her zamanki "zihinsel parçalanma" ve "siyasal kompartımanlaştırma" refleksiyle ele almaktadır. Böylece, ya küreselleşme karşısında milli egemenliği korumak adına "içe kapanmaya" zorlanmaktadır Türkiye, ya da Türkiye'nin idari ve siyasi standartlarını yükseltebilmek için "ezbere küreselleşmecilik" yapılmaktadır. Oysa bu ikisinin de yanlış olması, aslında dünyada bu iki kaygının yanyana yürümesinden kaynaklanmaktadır; zaten yan yana olan iki şeyi önce ağır güvenlik kaygılarıyla ayırıyor "Türk siyasi aklı", ardından eklektik olarak bir araya getirmeye çabalıyor. Bugün küreselleşmenin getirilerinden birinci derecede faydalanan hangi ülkede, mensubiyet krizlerinin kışkırtılmasına izin veren bir küreselleşmecilik var veya ağır güvenlik kaygıları ile küreselleşme düşmanlığı yapan hangi siyaset biçimiyle korunabilen bir demokrasi var? İşte Türkiye bu nedenlerle "gerçek siyasallaşma"yı yakalayamıyor. Gerçek siyasallaşma bu bağlamda iki şekilde olabilir. Birincisi, "uluslararası dinamiklerden, yerli değerlere akan bir siyasallaşma", ikincisi "yerli değerlerden kalkarak uluslararası dinamiklerle buluşan bir siyasallaşma." Bir müddet önce "Erdoğan-Derviş diyalektiği" başlığı altında yazdığım analizde bunu detaylandırmıştım... Derviş böyle bir siyasallaşma konumuna sahiplensin sahiplenmesin, Derviş'e yönelen ilgi, "uluslararası dinamikleri yerli değere dönüştürme" siyasallaşması yüzündendir. Zaten uluslararası dinamiklerin gereklerinin yasalaşması bunun en küçük çaplı örneğidir. Bu siyasallaşma türünün demokrasiyi besleyen bir "diyalektik üst sonuca" ulaşması için "yerli değerlerin uluslararası dinamiklerle ufuk kaynaşmasına giren" bir siyasallaşma üretmesi gerekir. İşte yerli değerleri temsil ederek, bu temsili içe kapanma yönünde değil, dünyaya açılma yönünde siyasallaştıran odak Erdoğan'dır. Nereden mi belli? Pazar günkü yazısında Cengiz Çandar, benim Cumartesi günkü yazıma atıfta bulunarak, böyle bir siyasallaşmayı olumlarken, Erdoğan'ın yasağının üstünden henüz 48 saat geçmeden böyle birşeyin söylenemeyeceğini söylüyor. Çok usta bir yazar olmasının yanında, gerçekten uluslararası standartlarda yüksek donanıma sahip bir siyasal analist olan Çandar'ın bu şekildeki itirazına da benim anlam veremediğimi belirtmeliyim. Bunca yıldır siyaset sahnesinde olan Erdoğan'ın siyasal koordinatını belirlemek için yasağının kalkmasından sonra epey bir zaman geçmesini beklemek veya belli konu başlıklarında Erdoğan'ın kalıp olarak ne söylediğine bakmak gerekmez. Bunlar da varsa elde veri olarak değerlendirilir tabii, ama bu kadar zamandır siyaset sahnesinde olan ve Çandar'ın da kabul edeceği gibi son on yılın en karizmatik lideri olan Erdoğan'ın "siyasal duruş"undan kalkarak bahsettiğim sonuçlara varıyorum ben, yoksa 48 saatlik bir "siyasal durum"a bakarak konuşmuyorum. Yerli değerlere vurgu yaparak siyaset yapmanın neticesini Türkiye'yi içe kapatmak olarak konumlandıran, soldan DSP, sağdan MHP ve FP(-SP) türü partilerin içe kapanmacı siyasallaşma üretip, iktidarı ve anamuhalefeti kilitleyerek yarattığı kriz ortamında, Erdoğan'a yönelmeye devam eden ilginin karakteri bellidir. Yerli değerlere "sabitlenerek" dünyaya sırt dönmek veya yerli değerleri "zeminsizleştiren" bir küreselleşmecilik yapmak şeklindeki kompartımanlaşmış yaklaşımlar, Erdoğan'a yönelen ilginin sosyolojik temelinin barındırmadığı yaklaşımlardır. Bu ilginin sinir sisteminin fotoğrafını çeken anketler çok net gösteriyor bunu... Bu nedenle benim yaptığım analiz Çandar'ın söylediği gibi söylenemez sonuçları içermiyor, tam aksine son derece canlı dinamikleri işaretliyor. Bununla birlikte, söylediklerim, Çandar'ın işaret ettiği hususların bundan sonra takip edilmesinin gerekliliğini dışlamak anlamına da gelmemektedir.
|
|
|
Kültür | Spor | Yazarlar | Televizyon | Hayat | Arşiv Bilişim | Aktüel | İzlenim | Dizi | Röportaj | Karikatür |
© ALL RIGHTS RESERVED |