|
|
|
|
|
|
|
|
|
|
YILLARDIR hep bir "hikmet-i hükümet" anlayışı vardı. Bugün artık bu anlayışın bir hikmeti kalmadığı anlaşıldı. Bir de müesses nizamın ayakta duracak gücü kalmadı. Seçkinler de artık yönetemiyor ve yönlendiremiyor. Dümendeki adam sadece ayakta duruyor, Türkiye de sürükleniyor.
Türkiye'nin krizden sonra küresel denetime açıldığına inanalım mı? Yaşadığımız krizi küçümsemeyelim de, mistik bir hale getirmeyelim de. Türkiye bir yapısal zaafiyet yaşıyor. Sadece ekonomik, sadece kültürel, sadece siyasal, sadece yasal değil. Ekonomisi de ne zamana uygun ne de toplumun ihtiyaçlarını karşılamaya yeterli. Türkiye 1930'ların şartlarına göre ve toplumsal dengelerine göre, yani o zaman mevcut olan sınıflar ve siyasal güçlerin arasındaki ilişkilerinden doğmuş olan bir siyasal sisteme göre şekillenmiştir. Biz hala o şekli, yani, otoriter devlet merkezli ve yukarıdan toplumu şekillendirecek ve yönetecek biçimdeki yapıyı korumaya çalışıyoruz. Bugün bir muhasebe çıkartabiliyoruz. En azından işlerin yolunda gitmediğini biliyoruz... Yılladır hep bir "hikmet-i hükümet" anlayışı vardı. Bugün hikmeti kalmadığı anlaşıldı. Hüküm de kalmadı. Hüküm, yani yasalar da yetmiyor. İdare hukukunun içeriği Fransa'dan, medeni hukukun İsviçre'den, ticaret hukukun Almanya'dan, ceza hukukun İtalya'dan. Onlar değiştirmiş. Koşullar değişmiş, bizim koşullarımız değişmiş ama biz hala onları korumaya çalışıyoruz. Bugün artık merkezden yönetim tıkandı ve yerinden yönetim kaçınılmaz olarak kendisini gelmiş dayatmış durumda. Artık sanayi toplumundan bilgi toplumuna geçtik, enformasyon dönemi başladı. Biz küreselleşmeden bahsediyoruz ama küreselleşme kapitalizmin eşitsiz gelişme biçimidir. Türkiye bunu ne anladı, ne de yaptı. Sürekli emperyalizmden şikayet etti. Türkiye bir yandan uluslararası denetime açılıyor, bir yandan içerde otoriterleşme eğilimi artıyor. Bu çelişkiyi nasıl açıklıyorsunuz? Çok kolay. Devlet merkezli bir siyasal yapı sözkonusu olduğundan, bu yapı; yerel koşullar, yerel talepler, yerel ihtiyaçlar ne olursa olsun her şeyi merkezin gördüğü, yorumladığı, uyguladığı ve denetlediği biçimde yapmaya devam ediyor. Bu belki ulus oluşturma aşamasında gerekli bir yöntemdi, ama artık değil. Çünkü, devlet yerel talepleri, farklılıkları algılayamıyor. Bunları bağdaştırıp yönetemiyor. Ve istasyonu kaçırıyor. 1950'lerden sonra bunun dünya ile beraber değişmesi lazımdı. Değişmedi. Merkezi yönetimin gerekçesi güvenlik üzerinden kurulmuş. Yani bizim siyaset anlayışımızın merkezinde güvenlik var. Bu da milletin güvenliğinden çok devletin güvenliğidir. Bizim milliyetçiliğimiz de böyle farklı anlaşılmıştır. Milliyetçilik aslında bir burjuva ideolojisidir ve milleti güçlendirme ideolojisidir. Bizde devleti güçlendirme ideolojisi anlamında anlaşılmış ve uygulanmıştır. Halbuki, güçlü bir devlet olmak vatandaşı, milleti güçlendirmekten geçer, devleti değil. Güçsüz bir halk güçlü bir devleti oluşturmaz. Güvenlik anlayışı sürekli düşman ve düşmanlık korkusu üzerine kurulur. Aman! içerde düşman, dışarıda düşman, 'Su uyur düşman uyumaz', bizi birileri bölecektir parçalayacaktır, parçalayacaktır... Yiğitliğimizle kahramanlığımızla övünürüz fakat inanılmaz korkak bir siyaset anlayışımız var. Eğer bir tehlike varsa, gider o tehlikeyi; bu korkuyla yaşama. Bu söylediklerinizi aşabilmenin en uygun dinamiği AB üyeliği gibi görülüyor. Türkiye, bunu AB yoluyla aşmaya hazır mı? Burada iki türlü irade var. Bir halkın isteği, bir de yönetimin taahhüdü var. Birincisi olmasa yönetim böyle bir karar veremez. Yapılan kamuoyu yoklamalarında ise halkın yüzde 43'ünün üyeliği istediği görülüyor. Halk ne istiyor? Avrupalı gibi yasamak istiyor ama Avrupalı olmak ne demektir bilmiyor. Yani gireceği disiplin, hele vergi vermek, tüm hareketlerindeki açıklık, yasalara uymak, demokratik düzen. Sürekli olarak çağa ayak uydurabilmek için okumak, üretmek. Bunu beklemiyor halk. Bizim yöneticilerimiz de itibarlı olmak istiyor. Kimisi 'Türkiye büyük ülkedir' der. Sayın Genel Kurmay Başkanı IMF krediyi geciktirince, "Biz büyük ülkeyiz, bize verirler" demişti. Kimse için, diğerinin büyüklüğü kendinden menkul bir değer değildir. Değerini ve büyüklüğünü ispat edersen büyüksün. Büyüklük cesametle, yani, kilometre kare olarak veya milyon kişi olarak ölçülmüyor. Neyi düşünüyorsun, ne kadar düşünüyorsun, neyi üretiyorsun, ne kadar üretiyorsun. Büyüklüğün ölçüsü budur. Kaç şampiyon çıkarıyorsun, kaç Nobel ödülü alıyorsun? Sen aralarına girecek niteliklere kavuş, müslümanlık falan da bahane olmaz o zaman. Mesela hıristiyanlığın Japonların diniyle hiçbir benzerliği yok. Biz ayrıca, Avrupa'nın kenarında köşesinde yaşamışız. Hala içlerinde 3 milyon Türk var. Japonların Avrupa kültürüyle de hiçbir benzerliği yok. Ama şimdi Türkiye coğrafyasında Japonya olsa çoktan AB üyesi olmuştu. Niçin? Çünkü, ölçü yaşam standardı. Herhalde, standartlardan söz etmek için en kötü zaman bugünler... Gerçekten ciddi bir kriz ama başkasına kefil olduğumuz için borçlanmadık. Ayrıca, borç alınabilir ve belirli yatırımlara yöneltilirse size birkaç misli kazandırabilir de. Bu yapılamadı. Çok küçük bir kesimin cebine girdi veya çarçur edildi. Böyle olunca Türkiye bugün bırakın yatırım yapmayı, borcunu bile karşılayamayacak inanılmaz bir yıkım yaşıyor. Bunu kendi yönetiminden başkası yapmadı bu ülkeye. Ve bu nasıl bir halk ki, böyle bir yönetime göz yumdu ve başına getirdi! Bu karşılıklı bir olgudur. O yüzden, yüksek düzeyde bilgi, sermaye, kültür üretemiyoruz; dünyanın bize itibar sağlayacak biçimde muhtaç olmasını sağlayamıyoruz. Batı'nın ve NATO'nun bu bölgedeki hizmetini görüyoruz. Değişim talebi üzerinde aşırı güvenlik duygusu ile baskı kuruluyor ve bunun her aşamasında asker öne çıkıyor... Askerler, ne kötü niyetli oldukları, ne de geri kafalı oldukları için bazı şeylerin değişmesine karşı çıkmıyor. Türkiye Cumhuriyetini kuran kadronun büyük bir bölümü askeri kadrodur ve bu kadro ağır basar. Çünkü, bizde işçi sınıfı, burjuvazi yok, yani temel sınıflar yok. Burjuvazi ekonomiyi, isçi sınıfı demokrasiyi ve adaleti geliştirir. Bunların olmadığı bir yerde asker-sivil bürokrasi devleti kurduğu gibi yönetti. Bürokrasinin elinde halk desteği yoktur, üretim araçları yoktur. Tek gücü devlet aygıtı makinesini işletmektir ve onu bırakmak istemiyor. Bıraktığı anda hem kurulu düzen elden gidecek ve kendi ayrıcalıklı konumunu yitirecek. Bürokrasinin temel refleksi bu. Yani askerliğin karakterinden kaynaklanan bir şey değildir. Bürokrasinin temel refleksidir. Varlığını sürdürmek için devlete muhtaçtır. Peki milletin varlık nedeni nasıl sürecek? Türkiye, yeniden yapılanmayı başarabileek mi? Bu,yatırımlarıyla, kadrolarıyla, usülleri ve yasalarıyla bir yeniden yapılanmadır. Bütün bunlar ancak bir kuşakta değiştirebilir ve bu da 20 yıllık bir sürede tamamlanabilir. Türkiye bugünden başlasa 20 yıldan önce bu yapısal değişiklikleri sağlayamaz. Bu ne demek? AB'ye de 20 yıldan önce girilmez demek. Dünyaya verdiği sözleri tutmamak için bahaneler üreten, imzasına sahip çıkmayan insanlarla tabii ki bu olmaz. Kendisini, topluma karşı değil patronuna karşı sorumlu hissediyor. Burada duralım... Türkiye'de patron kim? Çok makul ve makul olduğu kadar da yanlış bir soru. Belirsizliği besleyen nedenlerden birisi de bu. Çünkü, yöneten belli değil. Bürokrasinin güvenlik kanadı çok önemli onu biliyorum. Yani medyaya emir verebiliyor. Kimin seçilip kimin seçilmeyeceğine karar veriyor. Parti kadrolarının yönetenlerle bürokrasinin üst kesimini özellikle güvenlik kesimi yönetim kadrolarının çekirdeğini oluşturuyor. Ondan sonra... İşadamları geliyor. Bunlara seçkinler diyebiliriz. Sabancılar Koçlar... Bilim de medya da öyledir. Bir toplumu yönetmeseler bile yönlendirirler. Türkiye yönetilmiyor, sürükleniyor. Çünkü bu seçkinler ne iyi yönetebildiler ne de iyi örnek olabildiler. Bugünkü iktidar yapısını bir süre daha sürdürebilirler. Ama sistemi işletme kabiliyetlerini yitirdiler. Mesela İMF var ama o da yönetmiyor, yönlendiriyor. Çünkü dümende duran adam sadece ayakta duruyor, Türkiye de sürükleniyor. Müesses nizam bu olup bitene ne diyor? Gündemde Tayyip Erdoğan var. O'nun için şunu söyleyeyim: FP'nin yapmaması gereken ve yaptıklarından ders aldıkları anlaşılıyor. Erdoğan'ın iki şansı var: Birisi tecrübe. Çünkü belediye başkanlığı yapmış olmanın getirdiği pratikten gelen neyin yapılması, neyin yapılmaması lazım geldiğini biliyor. İkincisi, hazır kitle var. Derviş'i destekleyecekler belli değil, ama Türkiye'de sağ yüzde 65 sol yüzde 35'dir! Ayrıca, müesses nizamın ayakta duracak gücü kalmadı. Yani Türkiye, bir parti daha kapatamaz, ondan yüzde yüz eminim.
|
|
|
|
|
|
|
|
|
Kültür | Spor | Yazarlar | Televizyon| Hayat| Arşiv Bilişim| Aktüel | İzlenim | Dizi | Röportaj | Karikatür |
|
Bu sitede yayınlanan tüm materyalin HER HAKKI MAHFUZDUR. Kaynak gösterilmeden çoğaltılamaz. © ALL RIGHTS RESERVED |