|
|
|
|
|
|
|
|
|
|
Türkiye'nin yeni bir siyasete, siyasi akla ve bu siyasi aklı hayata ve harekete geçirecek bir toplumsal iradeye ihtiyacı var. Türkiye'nin toplumsal iradesini hayata ve harekete geçirebilecek bir siyaset, siyasi akıl maalesef varolamadı; varkılınamadı bu ülkede: Yakın tarihimiz, toplumsal iradenin yaratıcı, kurucu ve dinamik bir siyasi akla ve siyasi iradeye dönüşmesinin türlü "oyun"larla, "dalavere"lerle ve sudan bahanelerle engellendiği bir tarih olarak tarihe geçecek: Bu dönem, bu ülke ve toplum için "donma" (opaque'leşme) dönemi olarak anılacak ve yazılacak, geleceğin tarihçileri ve kuşakları tarafından. Tarih yapmış, tarih yazmış; medeniyetler ve imparatorluklar kurmuş bir toplumun çocuklarının bugün iradesizlik ve iktidarsızlık sorunu yaşaması kolay kolay anlaşılabilecek ve hazmedilebilecek bir durum değil. Ama hem bizim, hem de dolayısıyla müslüman toplumların tarihsel yürüyüşlerini sakatlayan ve engelleyen bu iradesizlik, iktidarsızlık durumunu anlamak, anlamlandırmak ve aşmak için kafa patlatmak zorundayız. Türkiye'de yeni bir siyaset, yeni bir siyasi akıl üretme çabası her zamankinden daha da aciliyet kazanmıştır. Çünkü bu ülke, bu iradesizlik ve iktidarsızlık vaziyetiyle şu anki varlığını bile sürdürebilmekte zorlanabilir. Elitler, meselenin bu denli ciddi olduğunu kavrayabilecek durumda değiller. Onlar sadece vaziyeti (statükoyu; kendi iktidarlarını ve anakronik iktidar aygıtlarını, zihniyetlerini ve bencil çıkarlarını) korumakla meşguller. Türkiye'de var olan siyasi yapıda ve zihniyette toplumun yeri yok. Toplumsal aktörlerin, toplumsal (dolayısıyla bu topluma ruh ve dinamizm veren kültürel, tarihsel ve zihinsel) iradenin atlandığı, yoksayıldığı, hatta yok edilmeye çalıştığı şiddet yüklü ve şiddet üreten zorba, kaba-saba bir siyasi akıl ve zihniyet hakim Türkiye'de. Toplumu olmayan, toplumsal ve kültürel dinamiklerini dinamitleme aymazlığına soyunan tek elit sınıf, Türkiye'nin elit sınıfıdır. Dünyada bunun başka bir örneği yok. Bugün Türkiye'nin tıkanmasının, Türkiye'deki siyasi, ekonomik ve kültürel sistemin çökmenin eşiğine gelmesinin nedenleri burada gizlidir. Türkiye, işte bu yüzden kan kaybediyor; enerji kaybediyor; dinamizmini yitiriyor. Türkiye'nin herşeyinin silbaştan yenilenmesi gerekiyor. İşe, anakronik ve arkaik bir zihniyete sahip olan ve Türkiye'yi her bakımdan batıran, tıkanmanın, bitkisel hayatın eşiğine getiren sistemi sorgulamaktan ve Türkiye'de toplumsal iradenin kurucu ve yaratıcı bir şekilde hayata ve harekete geçirilmesi çabasına soyunmaktan başlamak gerekiyor. Yeni siyasi oluşumlar ve aktörler, sisteme entegre olmak, Türkiye'yi batıran, Türkiye'nin tarihi yürüyüşünü durduran statükoya teslim olmak gibi bir yönelim içine girerlerse hem tarihi bir hata yapmış olurlar; hem de Türkiye'yi yeniden kurma; Türkiye'nin imkanlarını, dinamiklerini, potansiyellerini hayata ve harekete geçirme imkanını ellerinden kaçırmış olurlar. Bir kere şunu çok iyi bilmemiz gerekiyor: Türkiye, sıradan bir ülke değil. Ama yakın tarihimiz boyunca, bu topluma kurucu irade veren, hayatını her şeye rağmen anlamlı kılan ve dün tarih yaptırtan ve yazdırtan müslümanlığın ürünü olan kurucu iradesinin ve anlam haritalarının bastırılmaya, hatta yok edilmeye çalışıldığı, bizi her bakımdan perişan eden, nesneleştiren, asalaklaştıran ve hiçbir zaman özneleştirmeyen ve özneleştiremeyecek olan anakronik, şiddet yüklü, fosilleşmiş bir tecrübe yaşatılılıyoruz. Türkiye'nin yeniden özne (tanımlayan, belirleyen, aktif, onurlu bir ülke) olmasını sağlayabilmenin yollarını araştırmak ve bunun imkanlarını yaratmak zorundayız. Türkiye'deki yeni siyasi oluşumlar, bu hayati gerçekten yola çıkmadıkları; aksine zaten fosilleşmiş olan ve Türkiye'yi içeride de, dışarıda da güçten, kuvvetten düşüren sisteme entegre olmayı seçtikleri sürece bu ülke hiçbir zaman belini doğrultamaz. Yeni siyasi oluşumlar, İslam'ı, İslam'ın bu toplumun, merkezinde yaşadığımız siyasi, kültürel ve entelektüel coğrafyanın tarihinin, hafızasının onurlu bir şekilde şekillendirilmesinde kilit rol oynadığını ve yarın İslam'ın bu rolünün daha da pekişerek aciliyet ve hayatiyet kazanma imkanları ve dinamizmi taşıdığını görmek zorundalar. Ayrıca Müslümanlığın küreselleşen dünyada söyleyeceği önemli şeyler var. Hakim Batı kültürü, esaslı bir özgürlük ve anlam krizi üretti ve üretmeye devam ediyor. Yaşayan büyük Batılı düşünürlerin hemen hepsi bu anlam krizi ve özgürlük kaybı sorunu ile nasıl başa çıkılabileceği meselesi üzerinde kafa patlatıyorlar. Yaşadığımız zaman aralığı tam da Müslümanlığın sadece Müslümanlar'a değil, bütün insanlığa yeni şeyler söyleyebileceği bir zaman aralığı. Sözün özü tarihi bir dönemeçten geçiyoruz. Mevlana'nın pergel metaforundan yola çıkarak (yani bir ayağımızı "buraya" / kendi kültürel dinamiklerimize sağlam bir şekilde basıp; diğer ayağımızla tüm dünyaları, ufukları dolaşabileceğimiz) herkesi ilgilendiren ve herkese hitap edebilecek şeyler söyleyebileceğimiz bir tarihi dönemeç bu. Wallerstein'ın deyişiyle içinde yaşadığımız "belirsizlikler çağı"nda, bu ülkede başlatılacak esaslı, bizi yeniden özne yapabilecek kurucu ve yaratıcı bir iradeyi, siyasi aklı yeniden hayata ve harekete geçirmediğimiz; aksine doğal ömürlerini tamamlamış primitif, fosilleşmiş statükoların söylemlerine eklemlenmeye çalıştığımız sürece çok büyük bir tarihi fırsatı ve imkanı elimizden kaçırmış olacağız. Ki, bunun hesabını verebilmek hem bu dünyada, hem de ötesinde son derece zordur.
|
|
|
Kültür | Spor | Yazarlar | Televizyon | Hayat | Arşiv Bilişim | Aktüel | İzlenim | Dizi | Röportaj | Karikatür |
© ALL RIGHTS RESERVED |