|
|
|
|
|
|
|
|
|
|
Bugün canım yazı yazmak istemiyor. Bana, "düzene sokulası" yaygaralardan başımı alıp "aşka nanik yapma" fırsatı verdiği için mi böylesine gerginim? Deniz uzakta olduğu için mi? O "umman bereketi"ne muhtaç olduğum için mi? Dün bir mektup aldım. İmza hanesinde "Ubor Matenga" yazan garip ve gizemli bir mektup. İmza sahibi, belli ki, "toplumu uyarma" kutsal misyonuna adamış kendini ve çok acı çekiyor. "Yayınlanması ricasıyla" diye bir not düşmüş kâğıdın altına. İşte o mektup: İlerici, gerici her türlü akımların tekelini elinde tutan bir küçük "yarı-aydın çetesi", bugün birtakım bezirgan oyunlarıyla ayakta durmaya çalışmaktadır. Bugün haksız olarak gaspettikleri yerler gerçek sahiplerini beklemektedir. Halkın evrensel ruhuna inanan, onu derinden tanımaya çalışan gerçek bir aydın topluluğu, bu "kültür gangsterleri"nin yerini almazsa, toplumun ve çağın çok gerisinde kalacaktır Türkiye. Birbirlerine ödül dağıtan, oyunun kurallarını bozmaya cesaret edemeyen bu kuru kalabalık aslında tek bir kütledir. İlericilik-gericilik kavgasından beslenirler. Sadece kendilerini övenlere pay verirler. Bu insanlardan Türk halkı artık bir şey beklememeli. Üç kağıtçılıkla ne devrim olur, ne de ümmeti İslâm kurtulur. Bunlar, "çürüyen et, dökülen diş" gibidir. Bayrak yaptıkları inançlarına rağmen, aslında inançsızdılar. Kim hangi kapının ekmeğini yiyorsa, o kapıya kulluk etmektedir. Bunlar, Osmanlı İmparatorluğu'nun mirasının kötü bölümü olan, "kapıkulu" kurumunun temsilcileridir. Kendilerine yönelik eleştirileri, haksız yere işgal ettikleri makama hakaret sayarlar. Kendini ilerici sayan biri, suçunu ortaya dökeni "halk düşmanı" olarak görür, yavuz hırsızlık oynar. Kendini gerici ve kapitalist gören birinin fabrikası, serveti olmalıdır. Kendini "ideolog" sayanlardan nedense kimse "ehliyet" sormamaktadır. Ama ideolojilere sempati duyan, yani özel deyimiyle "sempatizan" sayılması gerekenler ortalığı kasıp kavurmaktadır. Sonra, "sol"da ve "sağ"da, hayli kalabalık olan bu çıkarcı zümre, bütün gösterişine rağmen, kim parayı bastırırsa ona hizmet etmektedir. Ele güne, hele solculara ve sağcılara ayıp olmasın diye de kabahatlar örtbas edilmektedir. Kol kırılır yen içinde... Artık her yerde, hangi kampın adamı olurlarsa olsunlar, bunları teşhir etmenin vakti gelmiştir. Ve "sevgi"yi ikame etmenin... Zencileri sevmeliyiz, su samurlarını, saçma sapan işlerini bırakıp çocuklarını dinleyen ev kadınlarını, spiral kuyruklarıyla "fırr" diye ağaçlara çıkıp inebilen sincapları, küçük erkek çocuklarına "ağabeylik" eden delikanlıları, sevgililer gününde temizlikçi karısına pasta yaptıran şoförleri, gülümseyen market kasiyerlerini, yaşlı bir müşteri rahatça inene kadar bekleyen dolmuşçuları, sattığı mamulü eğlenceyle sunan Kahramanmaraş dondurmacılarını, "seni anlıyorum" diyebilen herkesi... Şu aptal "sevme"lerden değil ama bu. Marazî aşklardan hiç değil... Aşk, bir çözümsüzlük ilişkisidir. Aşık insanlar birbirlerine tutunamazlar. Bizdeki "kafa tutuş" aşkı sollamalı. Çünkü biz, diyelim yolda giderken kolkola girmiş "şu yaygarayı düzene sokmayı" konuşuyoruz, önümüzden "aşk" gidiyorsa onu "sollamalıyız." Tek başına kafa tutan insanların işi aşk. Birbirine kafa tutanların işi. Aşk, yaygarayı ne kadar düzene sokabilir ki? Daha kolları uzun bir şey lazım, daha dostça bir şey, daha insanî bir şey... Bizde olması gereken "şey" gibi bir şey... NOT:Yukarıdaki yazı, Oğuz Atay'ın "Günlük"ünden, (kimi özel, çok özel eklemelerle) işime gelen yerler iktibas edilmek suretiyle oluşturulmuştur. Vurgu ve paragraf düzeni MEY marifetidir.
|
|
|
Kültür | Spor | Yazarlar | Televizyon | Hayat | Arşiv Bilişim | Aktüel | Dizi | Röportaj | Karikatür |
© ALL RIGHTS RESERVED |