|
|
|
|
|
|
|
|
|
|
Dün 28 Şubat'ı savunanlar, bugün, Karen Fogg'a karşı yürütülen kampanyada yer alıyor. 12 Şubat 2002'deki makalemde, İşçi Partisi Genel Başkanı Doğu Perinçek'e ilk tepki gösterenlerden biri de bendim. Bu işin -andıç gereği- büyütüleceğinin daha o günden farkına varmıştım. "Beni, Doğu Perinçek'in Karen Fogg'a karşı aldığı tavırdan ziyade, bu belgeleri, Perinçek'e ulaştıran 'derin düşünceler' ilgilendiriyor" diye yazmıştım. Aynı makalede, "Amaç, Karen Fogg'un şahsında, Avrupa Birliği'ni karalamak, Türkiye'nin bir an önce bu birliğin üyesi olmasını isteyen kamuoyunu olumsuz etkilemektir" diyordum. Fogg ilk defa, 159 ve 312'nci maddeler üzerinde görüşünü söyleyince hedef haline getirildi. "Sömürge valisi" edasıyla buyurduğu ileri sürüldü. Oysa, Avrupa Birliği üyeliği için bir demokratik standard gerekiyordu ve Fogg, yetkililere, sadece bu standardı hatırlatıyordu. Avrupa Birliği Türkiye'yi bölmek mi istiyor; yoksa irticanın kucağına terk etmek arzusunda mı? 11 Eylül ile 28 Şubat'ın meşruiyet kazandığını savunanlar, Avrupa Birliği temsilcisinin, demokrasi konusundaki uyarıları ile silkinip kendilerine geldiler. Amerika'nın, uğradığı terör eylemi ve buna bağlı olarak "dış düşmana", "teröriste" karşı aldığı tedbirler başka; Türkiye'nin kendi dindar vatandaşını, kılık kıyafetinden dolayı "iç düşman" ilân etmesi başka. Veyuhat Kürtçe eğitimi bölücülükle eşdeğer tutması farklı bir şey. Karen Fogg'un 11 Eylül rehavetiyle hareket etmemesi bizim 28 Şubatçıları öfkelendirdi. Seçkin gazeteciler
Fogg'un ilişkide olduğu gazetecilere baktım. Hepsi basınımızın seçkin simaları. Mehmet Ali Birand, Ferai Tınç, Cengiz Çandar, Sami Kohen ve Şahin Alpay'ı ayrıca çok yakından tanırım. Her biri iyi dil bilir; adab-ı muaşeret bilir; izzet-i ikram bilir; görgü ve bilgi sahibidirler. Zaten bu yüzden sadece Karen Fogg değil, Türkiye'yi ziyaret eden diğer ecnebiler de onlarla ilişki kurar. Zaman tünelinde kaybolanlar, halâ müdafayı hukuk ruhunu, antiemperialist bir yaklaşımla sürdürmeye çalışıyorlar. Dört tarafı düşmanlarla çevrili bir Türkiye, kendisini bölüp parçalamak isteyen bir dünya ile karşı karşıya. Amerika düşman, Avrupa düşman ve hepsi elele vermiş, Sevr'de başaramadıklarını şimdi gerçekleştirme gayretinde. Karen Fogg'un gönderdiği e-maillerin birinde yazdığı bir cümle dikkatimi çekmişti: "Türkiye kendi tarihinin hakkından gelmesini bilmeli" diyordu Fogg. Biz de artık "Sevr fobisinden" kurtulalım diye yazmıyor muyuz? Vatanseverlik yarışında, Türkiye'yi içe kapamak ve Avrupa Birliği'nden koparmak isteyenler yaya kalacaktır. Refahyol ve ekonomi
Evvelki gün, Habertürk'te, Özge Özsağman'ın yönettiği bir tartışmaya, Doğu Perinçek'le katıldım. Konu 28 Şubat'tı. Bu vesileyle 5 yıl önceki olayları bir kere daha hatırlama fırsatını buldum. Refahyol döneminde, faizler 30 puan düşürülmüş ve vadeler uzamıştı. Çeşitli köşe yazarları, Erbakan'ın ekonomideki performansının tahmin ettiklerinden daha başarılı olduğunu yazmaya başlamışlardı. O tarihte iyimser hava Osman Ulagay, Salih Nefçi, Zülfikâr Doğan, Zekeriya Yıldırım ve Asaf Savaş Akat'ın sütunlarına yansımıştı. Erbakan'ın başbakan olduğu günlerdeki kötümserlik, yavaş yavaş kayboluyordu. Nitekim faizlerdeki düşüş, 1997 yılının statistiklerinde de görüldü. Faizlerin bütçe harcamalarına oranı, 1996'da % 38 iken, 1997'de % 28'e düştü; 1998'de, Yılmaz Hükûmeti'nin kurulmasıyla, tekrar % 40'a çıktı. Bu oran, bugün % 51. İç borç stoku Refahyol Hükûmeti döneminde büyümedi. 1996 sonu itibariyle 29.3 milyar dolar olan iç borç stoku 1997 Haziran'ında, 28.6 milyar dolar seviyesinde, Yılmaz Hükûmeti'ne devredildi. 1997'de, % 8'lik bir büyüme kaydedildi. Recai Kutan, o dönemde Enerji Bakanı, Cevat Ayhan ise Bayındırlık Bakanıydı. Bu iki bakanlıkta, bugün yolsuzluk iddiaları ayyuka çıktı. O dönemde, Refahyol aleyhine hep irticaya ilişkin gensoru önergeleri verildi. Kimse çıkıp da enerji sektöründe yolsuzluk yapıldığını veyahut Bayındırlık Bakanlığı'nda ihalelere fesat karıştırıldığını söyleyemedi. 28 Şubat'ın bilançosu karşımıza, ağır bir borç yükü, iki büyük deprem, iki büyük kriz ve devasa bir yolsuzluk furyası olarak çıkıyor. 1998'de ekonomi ancak % 3.8 büyüdü. 1999'da % 6.4'lük küçülme yaşandı. 2001'de % 8.5'lik bir küçülme daha. (Dolar bazında % 26 fakirleştik.) Enflasyonda gelinen nokta (2002 Ocak sonu itibariyle) tüketicide % 73.2, toptan eşyada % 92. (Haziran 1997'de gene yüksek olmakla birlikte bu oranlar sırasıyla % 78 ve % 75.7 idi.) İmam-hatipler
Ekonomi alt üst oldu ama, vatan kurtuldu diyebilir miyiz? Habertürk'te, irtica konusunda korkuların nasıl beslendiğini çarpıcı bir örnekle anlattım: "Refah Partisi 2004'te tek başına iktidara gelecek. Çünkü imam-hatip mezunlarının sayısı çığ gibi büyüyor" deniliyordu. Oysa, 1997'de, imam-hatiplerde (orta ve liselerinde) toplam 461 bin öğrenci okuyordu. Buna mukabil genel liselere giden öğrenciler 9 milyona yakındı. Oran 100'e 5.47. (5 imam-hatipliye mukabil 95 kişi genel liseye gidiyordu. İmam-hatiplilerin tümü RP'ye oy verse dahi, genel liseye gidenler seçmen olmayacak mıydı?) İmam-hatiplerle ilgili bir başka iddiaya göre, "bu okulların mezunları, vali, kaymakam olarak devleti kuşatıyorlardı. Amaçlarına ulaşmak için de, siyasal bilgiler ve hukuk gibi fakültelere gidiyorlardı." Oysa 1995-1996 ders yılında, imam-hatipler 44 bin mezun vermişti. Önceden birikmiş 46 bin mezunla birlikte, tam 90 bin kişi imtihana girdi. Bunlardan 20 bini üniversiteyi kazandı. 20 binden sadece 332'si Hukuk, 174'ü ise Siyasal Bilgiler Fakültesi'ne gitti. Önce bu yalanlarla korkuları beslediler, sonra da imam-hatiplerin orta kısmını kapatmanın yanı sıra, mezunlarının ilahiyat fakültesi haricindeki fakültelere gitmelerini adeta imkânsız hale getirdiler. 28 Şubat'ta irtica diye gösterdikleri, öncelikli olarak başörtüsü ve imam-hatip okulları idi. Kavakçı ve El Cezire
Habertürk'te Merve Kavakçı meselesi de gündeme geldi. Kavakçı'nın El Cezire televizyonuna yaptığı konuşmadan sonra, halâ onu destekleyip desteklemediğim bana soruldu. Programı yöneten Özge'ye "Kavakçı ne konuşmuş" diye sordum. "Başörtüsü zulmünu anlatarak Türkiye'yi kötülemiş" dedi. Ben de "Başörtüsü zulmünden yakınmışsa kendisini desteklediğimi, insan hakları ihlâllerinden söz etmenin ülkeyi kötülemek olmadığını" söyledim ve "Benzer konularda Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi'ne gittiğimi" ifade ettim. Ne Karen Fogg ile dostluk Türkiye'yi satma anlamını taşır; ne de insan hakları ihlâllerini dile getirip, icap ederse Batı kamuoyunu da arkanıza alarak bunlarla mücadele etmek vatan hainliğidir. Buna mukabil Türkiye'yi muasır medeniyet yolundan döndürmek için hayali korkuları besleyenler -vatana ihanet gibi ağır bir cümle kullanmasak bile- en hafifinden derin bir gaflet uykusuna dalmışlardır.
|
|
|
Kültür | Spor | Yazarlar | Televizyon | Hayat | Arşiv Bilişim | Aktüel | Dizi | Röportaj | Karikatür |
© ALL RIGHTS RESERVED |