|
|
|
|
|
|
|
|
|
|
Eski milletvekili, Dünden Bugüne Tercüman yazarı Nazlı Ilıcak feveranında ne kadar haklı... "Enerji soygunu" günlerinde suskun kalan basının bugün konuyu manşetlerine taşımasına en çok onun öfkelenmesinden daha doğal ne olabilir? Ilıcak en çok da büyük basının "sanki kendi takipleri sonucunda netice alınıyor havasını basması"na öfke duyuyor... Ne kadar haklı...
1 Temmuz tarihli Vatan da, önceki 20 sayısı gibi "soygun" meselesini sürmanşetten izledi... Bu defa, eski enerji bakanı Cumhur Ersümer hedefteydi: "Vatan şimdi de kilit isim Cumhur Ersümer'in ifadelerini açıklıyor... PARALAR BÖYLE GİTMİŞ... Bilmiyormuş... Hatırlamıyormuş... Okumadan imzalamış... Mecburmuş..." Vatan gazetesi genel yayın müdürü Tayfun Devecioğlu da 29 Haziran'da, "İşte bağımsız gazetecilik bu" başlıkıl yazısında şöyle yazmıştı: "Türkiye 20 gündür VATAN sayesinde ortaya çıkan yolsuzlukları, soygunları soluksuz okuyor. Türkiye, bağımsız gazeteciliğin tadını çıkartıyor..." ... Ve onlar böyle yazdıkça, Nazlı Ilıcak sinirinden hop oturup hop kalkıyor... Çünkü "20 gündür" yazıldığını söyledikleri her şey zamanında yazılmıştı. Nazlı Ilıcak gerek parlamenter gerek gazeteci olarak başta "enerji soygunu" olmak üzere bütün soygunların açığa çıkması için çaba sarf edenlerin başında geliyordu. Bugün, "bu mücadeleyi biz başlattık" diye ortaya çıkanlar ise eski gazetelerinde Nazlı Ilıcak'ın bikinili fotoğraflarını müstehcen boyutlarda yayımlayıp belden aşağı vurmakla meşguldü... Ilıcak'ın neden bu kadar öfkelendiğini kendisinden dinleyelim: "Özellikle, elektrik dağıtımında imtiyaz hakkı devirleriyle, ağızlarına bir parmak bal çalınan medya, o dönemde suskundu; Cumhur Ersümer'in kılına dokunmak istemiyordu. Bizim Parlamento'daki mücadelemiz gazetelere yansımadı. Şu anda, 'temiz toplumculuğa' soyunan gazeteciler, o dönemde banka hortumlamakla meşgul oldukları için, sesimize kulak vermediler. Fazilet Partili arkadaşlarımız, defalarca, 'Doğalgaz ihtiyacını neden olduğundan fazla gösteriyorsunuz? 1995 yılında yapılan projeksiyonda, Enerji Bakanlığı 2010 yılı doğalgaz ihtiyacını 31 milyar metreküp olarak belirlemişti. Niçin bu rakamı 55 milyar metreküpe çıkardınız?' diye Enerji Bakanı Cumhur Ersümer'e sordu. Doğru dürüst cevap alamadık."
O GÜNLERDE BÜYÜK BASIN
Merak ettik, acaba "enerji işi" nedeniyle bugün Cumhur Ersümer için "Yüce Divan'a, Yüce Divan'a" diye tempo tutan büyük basın gazeteleri o günlerde neler yapmış diye eski gazeteler arasında şöyle bir dolaşalım dedik... Karşımıza, ağır suçlamalar nedeniyle istifa etmek zorunda kalan Cumhur Ersümer'in parlamentoda iktidar milletvekilleri tarafından "aklanması" çıktı... O zamanlar yayında olan Medyakronik'in arşivini karıştırdık, 23 Mayıs 2001'de sitede yayımlanmış şu yazı ilgimizi çekti: "Basınımızın ittifakla karşı olduğu, gerektiğinde yeri göğü inlettiği 'siyasetçileri siyasî kararlarla aklama' tutumunun en taze örneği, dün (22 Mayıs) Türkiye Büyük Millet Meclisi'nde yaşandı. (…) Enerji Bakanı Cumhur Ersümer, iktidar partilerinin oylarıyla parlamentoda 'aklandı.' "Ersümer hakkında Fazilet Partisi tarafından verilen soruşturma önergesi, 164 kabul oyuna karşılık 264 oyla reddedildi. "Büyük basının, haklarında ciddi yolsuzluk iddiaları bulunan siyasetçilerin, partilerarası anlaşmalar yoluyla aklanmaları karşısında daha önce gösterdikleri infiali hatırlayın… Hani 'Çiller sütten çıkmış ak kaşık!', 'Birbirlerini akladılar!' falan gibi manşetleri…O manşetlerle bugünkü Ersümer haberlerini karşılaştırınca, bugün Meclis Genel Kurulu'nda görüşülmesi beklenen RTÜK yasa tasarısı için 'sen neymişsin be abi' diye düşünmemek elde değil…" Bundan sonrasını özetleyerek gidelim. En güzel "Beyaz Ersümer" haberi Hürriyet'ten gelmiş… "Büyük gazete", önergenin reddedildiğine ilişkin haberi 21. sayfada tek sütunda görmüş… Milliyet, Sabah, Radikal de birer ikişer sütunluk 'objektif' haberlerle duyurmuşlar gelişmeyi… Aynı tarihli Yeni Şafak'ta ise, işler başka türlü gelişseydi, pekâlâ büyük basının da manşetlerinde yer alabilecek bir manşet varmış: "MHP İLE BEMBEYAZ… Enerji eski bakanı Cumhur Ersümer hakkındaki Meclis soruşturma önergesi MHP milletvekillerinin de verdiği destekle reddedildi."
AYIBINI BİLEN İNSANLAR GİBİ…
İşte böyle… O zaman işler böyle yürüyormuş… Ersümer oylamasının, RTÜK oylamasından bir gün önceye denk gelmesinde bir "oylama mühendisliği" marifeti sezinlemek "spekülatif" bir yaklaşım olacağı için, böyle bir şeyi öne sürmüyoruz… Şimdi zor bir soruya geldi sıra: Bugün "enerji soygunu"na yüklenen bazı gazetelere eski günleri hatırlatıp "hakkınız yok böyle yayınlar yapmaya" diyebilir miyiz? Herhalde diyemeyiz, dememeliyiz... Fakat onlardan, ayıbını bilen insanlar gibi davranmalarını isteyebiliriz. Nazlı Ilıcak hallerini güzel tasvir etmiş: "O gün suskun olan basın, bugün, soygunu manşetlerine taşıyor; taşımakla kalmıyor, sanki kendi takipleri sonucunda netice alınıyor havasını basıyor..." "Soygun işi"ne yeni "uyanan"ların yapmaması gereken şey işte bu: Sanki kendi takipleri sonucunda netice alınıyor havasını basmak... Çünkü hepimiz biliyoruz... "Baba olmazsa kaos" manşetleri doğrultusunda Süleyman Demirel bugün de cumhurbaşkanı olsaydı; ya da "Tayyip gelirse kaos" manşetleri doğrultusunda "Tarihin gördüğü en büyük ekonomik reform hareketini gerçekleştiren" (bu manşetin büyük krizden sadece bir ay önce atıldığını da unutmayın) eski hükümet görevinin başında kalsaydı bugün o gazetelerin manşetlerinde nelerin olacağını hepimiz biliyoruz... Şurada kaç kişiyiz, yüz yüze bakıyoruz, yapmayın allah aşkına... (A.G.)
Genel yayın yönetmeni ne anlatıyor? Hürriyet gazetesi genel yayın yönetmeni -yaptıkları işte bir yanlışlık olduğunu kendisi de farketmiş olacak ki- yazısına okurlarından özür dileyerek başlamış: "Bugün Hürriyet yazı işleri olarak sizden bir şey rica ediyoruz. Bizi bir günlüğüne affedin, mazur görün. Bir gün için bize 'Bu haberi niye yayınladınız' diye sormayın. Siz de bizim gibi yapın. Midenizi tutun da okuyun. Mideniz bulansa bile okuyun. Çünkü 'N.Ç.'nin' anlattıklarına kulak vermek zorundayız."(!) Peki, niçin "kulak vermek zorundayız"? Ertuğrul Özkök, yazısında bu sorunun cevabını vermiyor. Bu konuda yazısının bir başka yerinde sadece şu açıklama yer alıyor: "Biz işte bu tabloya baktık ve 'N.Ç.' olayının peşini bırakmamaya karar verdik. İnsanın midesini bulandıran bu kayıtları işte bu yüzden yayınlıyoruz." Görüyorsunuz, sorunun cevabı hâlâ verilmiş değil.... Bir gazetenin "N.Ç.'nin" hikayesi gibi bir olayla ilgilenmesi, açılan davanın nasıl yürüdüğünü izlemesi, çocuğun tedavisi için alınan önlemleri sorgulaması, vs tabii ki hakkı ve hatta görevi. Ama bu iş illâki çocuğun "kapalı" bir oturumda mahkemeye verdiği ifadenin gazeteye olduğu gibi aktarılması yoluyla mı gerçekleştirilir? Meselenin hukuki yönünü yakından takip etmek, "olayın peşini bırakmamak" için illâki bu ifadelerin okurlarla "paylaşılması" mı gerekmektedir? Hürriyet okurlarının olay karşısında tepki vermeleri için çocuğun 28 kişinin tecavüzüne uğradığını öğrenmeleri yetmiyor mu? İllâki, söz konusu ifadeleri "midelerini tutarak' okumaları mı gerekiyor? Özkök, gazetesinin bir suç işleyerek, "N.Ç."nin mahkemede verdiği ifadeyi okurlarına niçin taşıdığını bir türlü açıklayamıyor. Açıklayamaz da zaten; inanmıyorsa, bir yıl bekleyip seneye Türkiye'de bir araya gelecek olan Dünya Gazete Sahipleri'ne sorsun... Gelelim Özkök'ün yazısında karşılaştığımız bir "sitem"e. Bu "sitem" şöyle ifade edilmiş: "Son üç gündür Hürriyet'in sabah ve öğle toplantılarının bir numaralı ve tek maddesi 'N.Ç.'nin' dramı. Siyasi işkenceleri günlerce gündeminden indirmeyen insanlar, böyle şahsi bir dramı neden görmezden gelirler diye hayıflanıyoruz. İnsanın gövdesindeki, ruhundaki izlerin işkence sayılması için ille de Kalaşnikof alıp dağa çıkması, bir siyasi partinin etiketini boynuna asması mı gerekir?" Mutlaka siz de farketmişsinizdir; burada dile gelen "sitem", üstü kapalı olarak geçen haftanın gündemine "bomba gibi" düşen ve haliyle çok konuşulan bir röportaja gönderme yapıyor! Hani Neşe Düzel'in, "Diyarbakır Cezaevi" adlı cehennemin tanıklarından Selim Dindar ile yaptığı şu röportaj... Siz ne düşünürsünüz bilmeyiz ama, bu "sitem"i okuyunca bizim aklımızdan (doğru yanlış?) şöyle şeyler geçti: Hürriyet genel yayın yönetmeni bir "rövanş"ın peşinde olmasın! Dindar'ın hikayesine iki satırla bile olsun değinmeyen gazetesini, ilkinden tamamen farklı bir "işkence" ile öne çıkarmaya çalışmasın! Ayrıca görüyorsunuz: Özkök'ün "sitem"i tamamen yersiz bir sitem çünkü iki "hikaye"nin birbiriyle uzaktan yakından ilgisi yok. Birinde bir devlet hapishanesinde (hem de "askeri") devlet görevlileri tarafından mahkumlara "dünyalarını şaşırtacak" derecede yapılan işkenceler, öte yanda ise ülkedeki adalet düzeni ile ilgisi bulunsa bile esasında "toplumsal" çerçevede gerçekleşen bir insanlık ayıbı söz konsu. Dolayısıyla, bu "hikayeler"in, her ikisi de insanlıktan umudumuzu kesmek için yeterli malzemeyi taşımalarına rağmen, birbirlerini bir "sitem" çerçevesinde çağrıştırmaları imkansız. (K.B.)
Fatih Altaylı olaya tek başına takılıyor!
28 Haziran tarihli Hürriyet'te gazetenin genel yayın yönetmeni, okurlarına, "Ağlaya ağlaya bunları anlattı" manşetiyle verilen yüzkarası haberi "Midenizi tutun da okuyun" tavsiyesiyle sunuyordu. Gazetenin yazarlarından Fatih Altaylı ise, aynı sayıda, söz konusu haberden şöyle söz ediyordu: "Bugün Hürriyet, Mardin'deki tecavüz davasının tutanaklarını veriyor. Okuyamadım. İçim kaldırmadı." Enteresan.... Yani, genel yayın yönetmeni okurlarına, basbayağı, Altaylı'nın "içim kaldırmadı" diye okumayı reddettiği bir haber metnini sunuyor. Fatih Altaylı, konuya 30 Haziran Pazartesi günü tekrar dönmüş. Bir başka enteresan durum da burada karşımıza çıkıyor. Hürriyet yazarı bakın ne diyor: "Cuma günü Kanal D Ana Haber Bülteni'ni hazırlıyoruz. N.Ç.'nin mahkeme tutanakları geldi. Okudum. Akla ziyan bir rezalet. Bir yandan utanç verici, bir yandan da bu rezillik ortaya çıkmalı diye düşünüyorum. Arkadaşlar tutanakları alıp haberi hazırladılar."(!) Altaylı'nın sözünü ettiği "Cuma" gününün, Hürriyet'in "Ağlaya ağlaya bunları anlattı" manşetini attığı 28 Haziran Cumartesi gününden bir önceki gün olduğunu hatırlatırsak mesele daha iyi anlaşılır herhalde! Belki tekrar olacak ama şöyle bir durum: Altaylı, 27 Haziran Cuma günü önüne gelen "mahkeme tutanakları"nı okuyup üzerinde bir güzel düşündükten sonra, 28 Haziran Cumartesi günü gazetesinin önüne getirdiği aynı "tutanakları" okuyamıyor, çünkü "içi kaldırmıyor"! Evet evet aynı "tutanaklar"dan söz ediyoruz. Bakın, Altaylı, "Haberlerin başlamasından yarım saat kadar önce haber hazırdı. Oturup izledim" diyerek yazıya nasıl devam etmiş: "İfadeler, itiraflar, suçlamalar... Her bir kelime, bir çivi gibi beynime çakılmaya başladı. 30. saniyede dayanamadım. Bülent Çöltekin'e 'Bu haberi kullanmayın' dedim. Haberi kullanmadık ve şöyle bir duyuru yaptık: 'Onlar yapmaya utanmadılar ama biz yayınlamaya utanıyoruz' diye bir spot yazarak bu haberi yayınlamayacağımızı duyurduk." Peki Altaylı, "yayınlanmaya utandıkları" bu haberin Hürriyet'te yayınlanmasına ne diyor? Şunu diyor: "Hürriyet Gazetesi ise haberi yayınladı. Şimdi bazı çevreler Kanal D Haber'i örnek gösterip Hürriyet'i eleştiriyorlar. Bazıları ise eleştiri dozunu kaçırıyor ve iğrençleşiyor. Şunu açıkça söylemek isterim ki, Hürriyet'in yaptığı son derece doğru. Yapılış biçimi belki eleştirilebilir ama yapılan doğru. Bu rezalet bilinmeli, duyulmalı, konuşulmalı. Bu 'pislik' ortaya çıkmalı. 'Peki o zaman Kanal D haber niye yayınlamadı?' diye soracaksınız. Yayınlamadık çünkü televizyon ile gazete farklı mecralar. Biri 15 milyon insan tarafından izleniyor, diğeri 600 bin kişi tarafından okunuyor. Etkileri de farklı. (...) Her mecranın kendi kuralları var...."(!) Açıklama haddinden fazla eğlenceli değil mi? Haaa tabii bu "tercih"in oluşmasında bir "farklı mecra" daha var. Onun adına da RTÜK diyorlar! Yani özetle; televizyon dünyasında doğru yanlış bir "müeyyide", gazete dünyasında ise "tam özgürlük" var! (K.B.)
|
|
|
Kültür | Spor | Yazarlar | Televizyon | Hayat | Arşiv Bilişim | Dizi | Röportaj | Karikatür | Çocuk |
© ALL RIGHTS RESERVED |