AYDINLIK TÜRKİYE'NİN HABERCİSİ
Albaraka Türk

Y A Z A R L A R
"Küçük Osmanlı" Safranbolu'da hayat ve sanat:
Tutarlı bir kültür ve turizm politikası için bir öneri (1)

Medeniyet tasavvuru yolculuklarımıza Safranbolu'yu dahil ederken temel bir kaygım vardı: Başta Safranbolu evleri olmak üzere, Safranbolu'nun kültür, sanat ve günlük hayatında Osmanlı medeniyet rüyasının nasıl taşa, ağaca ve hayata nakşedildiğini görmek ve üzerinde çok yönlü, disiplinlerarası bir şekilde çalıştığımız medeniyet tasavvuru çalışmasının dayanması gereken dinamiklerin neler olabileceğine dair kimi ipuçlarını yakalamak ve göstermek.

Safranbolu'nun hâlen canlılığını, hayatiyetini sürdüren kültürel, tarihsel, sanatsal dokusu ve yapısını medeniyet tasavvuru çalışmasının somut kalkış noktalarından biri olarak görüyorum ben. Yanısıra, Safranbolu, aynı zamanda, ülkemizde her geçen gün yanlış mecrâlara ve macerâlara sürüklenen kültür ve turizm politikalarının gözden geçirilmesi ve tutarlı bir kültür ve turizm politikasının dayanması gereken temellerin ve ilkelerin neler olabileceğinin belirlenebilmesi açısından da dikkate değer bir başlangıç ve kalkış noktası olarak görülmelidir.

Sadece Safranbolu evleri üzerinde yoğunlaşmak bile, genelde İslâm medeniyetinin, özelde ise bunun, farklı toplumsal, siyâsî, ekonomik, coğrafî şartlarda kendine özgü yorumu olan Osmanlı medeniyet tecrübesinin ve rüyasının temel dinamiklerini görebilmemiz ve gösterebilmemiz için yeterlidir.

Her şeyden önce, vahyi eksene alarak hayata geçirilen bütün müslüman medeniyet tecrübelerinde olduğu gibi, Selçuklu medeniyetinde de, Osmanlı medeniyetinde de din ile dünya nasıl birbirinden ayrılmamışsa, sanat ile hayat da birbirinden ayrılmamıştır. Sanat, hayatın bir parçası; hayat da, İslâm'ın kuşatıcı, kucaklayıcı; insanla doğa, kozmik dünya ve Yaratıcı arasında çatışmayı, kontrol altına almayı değil, âhengi, dengeyi, "adalet"i, sulhü temin etmeyi amaçlayan dünya tasavvurunun izdüşümü ve tecessümüdür. O yüzden sanat, -bilge mimar ve düşünürümüz Turgut Cansever'den esinle söylemem gerekirse- bizim medeniyetimizde, kâr veya sınıfsal değeri ve iktidar sembolü olması açısından değil; işlevselliği, kullanım değeri, daha asûde, daha sade ama daha engin ve derinlikli, hikmet ve marifet yüklü bir hayatın tesisi açısından bir anlam ifade eder ve bir aşk coşkusu ve meşk edası ve havası ile icrâ edilir. Kısacası, bizim medeniyetimizde hayatla sanat iç içe geçmiştir; hayat, sanatın vasatını; sanat da hayatın, dünyaya bakış, dünyayı algılayış tarzımızın vasıtasını oluşturur.

Bugün sinemada, edebiyatta, mimaride, müzikte özgün diller geliştiremeyişimizin ve dolayısıyla dünyaya özgün eserler ve sanatçılar armağan edemeyişimizin temel nedeni böylesine yaratıcı bir ruha ve kurucu bir iradeye sahip esaslı, köklü bir vasattan yoksun oluşumuzdur.

İşte Safranbolu, gerek şehir planlamacılığı, gerek günlük hayatın cami-çarşı-ev arasında işlevsel bir şekilde işleyen bütüncül düzeni ve düzeneği açısından Osmanlı medeniyet rüyasının ve tecrübesinin çarpıcı bir üslûpla hayata aktarıldığı en nadide ve en enfes şehirlerimizden biridir. Sadece çarşı düzenine, sadece şehir planlamacılığına, hatta sadece İzzet Paşa Camisi, Köprülü Camisi ile şehrin tam ortasından akan derelerle kurulan ve şehir halkına maddî ve manevî bakımlardan inşirah veren, hayat bahşeden irtibat ve "köprü"lerin mahiyetine, işlevlerine yakından baktığımızda bile Osmanlı medeniyetinin toplum, kültür, siyaset ve ticaret hayatını nasıl adalete, dayanışmaya, hakkaniyete ve kardeşliğe dayalı bir şekilde kurduğunu ve kurguladığını görebilmemiz mümkündür.

Safranbolu evleri, hayat ve sanat bütünleşmesinin, birlikteliğinin en çarpıcı örnekleridir: Bütün evler, güneşten ve ışıktan nasibini almış; ve bu konuda zengin-fakir ayırımı, yönetici-yönetilen ayırımı yapılmamıştır: Safranbolu evlerinde sanat ve hayat, doğayla, kozmik dünyayla ve Yaratıcı ile âhenge, kozmik derinliğe ve sese aynı ölçüde kulak kabartmışlardır: Evlerin iç mimarisi de, herkesin kendi kişiselliğini, özgünlüğünü ve hürriyetini nev-i şahsına münhasır bir şekilde gerçekleştirmesine imkân tanıyabilecek bir incelik, nezaket, nezafet, nefaset ve estetik gözetilerek tasarlanmış ve hayata geçirilmiştir.

Ancak bir de madalyonun öteki yüzü var: Bugün Safranbolu, bütün Anadolu şehirlerinde olduğu gibi, eski şehir ve yeni şehir olmak üzere tam ortasından ikiye ayrılmıştır: Bu fillî ve fizikî ayırım, toplumumuza zoraki olarak yaşattırılan kültürel şizofreni'nin (=kişilik bölünmesinin, çift kişilikliliğin) hatta zamanla türlü kişiliksizleşme biçimlerine dönüşen kimlik ve kültür kaybının, yokoluş serüveninin sarsıcı bir göstergesidir.

Bu nedenledir ki, ülkemizde uygulanagelen kültür ve turizm politikaları da, bu kültürel şizofreniden nasibini almakta, Selçuklu ve Osmanlı medeniyetleri gibi dünyanın en zengin, en derinlikli, en görkemli medeniyet tecrübelerini üretmiş bir toplum olmamıza rağmen, kültür ve turizm politikalarımız da kültürsüzleşme, kimliksizleşme şeklinde tezahür eden yokoluş, dolayısıyla kendi kendine intihar serüvenimize hız katmakta, bizi içinden çıkılmaz bir çıkmaz sokağın eşiğine getirip bırakmaktadır.

O yüzden ne yapıp edip sadece Safranbolu evleri örneğinde gördüğümüz ve şu an bile dünyaya çok esaslı şeyler armağan etmemizi mümkün kılabilecek kültürel kimliğimizi, zenginliğimizi ve derinliğimizi yaşatacak, bize toplum olarak yeniden özgüven duygusu kazandıracak, dinamizmimize dinamizm katacak ufuk ve zihin açıcı, gönendirici ve yaratıcı kültür ve turizm politikaları geliştirmek zorundayız.

Suudların Osmanlı'ya ait bir kaleyi yıkmaları üzerine -ruhsuz ve soysuz medyanın gazına gelerek- ortalığı velveleye verdik. Ama artık her Allah'ın günü İstanbul'un Fatih'ini, Süleymaniye'sini, Beyazıt'ını, Eyüp'ünü, Eminönü'sünü "çingene panayırı"na, "mezbeleliğe" çevirerek Osmanlı medeniyet rüyasını ve tecrübesini nasıl yağmaladığımızı ve talan ettiğimizi nasıl olup da göremediğimizi neden düşünemeyecek kadar güdükleştiğimiz, soysuzlaştığımız, sığlaştığımız üzerinde biraz kafa patlatmamızın zamanı çoktan geldi de geçiyor bile.

Safranbolu'da meseleyi bir kültür ve medeniyet meselesi olarak görebilen aydınlar, yöneticiler ve araştırmacılarla karşılaştım ve bu güzel insanları tanımış olmaktan çok mutlu oldum.

İşte bu güzel insanlardan biri, akademideki tarihçilere bile taş çıkartacak, birinci sınıf bir tarih araştırmacısının sahip olması gereken özene, dikkate, belge tarama, okuma ve yorumlama becerisine ve bunların olmazsa olmaz temel şartı kültür, tarih ve medeniyet bilincine sahip aydın ve araştırmacılarımızdan Hulusi Yazıcıoğlu'dur. Yazıcıoğlu'nun çalışmalarına Kültür ve Turizm Bakanlığı'nın, Türkiye Yazarlar Birliği gibi kurumlarımızın hakettiği ilgiyi göstermeleri gerekiyor. Pazartesi günkü yazıda, nasıl kalıcı, uzun soluklu ve tutarlı bir kültür ve turizm politikasının geliştirilebileceğini Hulusi Bey'in çalışmalarından yola çıkarak göstermeye çalışacağım.


2 Temmuz 2003
Çarşamba
 
YUSUF KAPLAN


Künye
Temsilcilikler
AboneFormu
MesajFormu

Ana Sayfa | Gündem | Politika | Ekonomi | Dünya
Kültür | Spor | Yazarlar | Televizyon | Hayat | Arşiv
Bilişim
| Dizi | Karikatür | Çocuk
Bu sitede yayınlanan tüm materyalin HER HAKKI MAHFUZDUR. Kaynak gösterilmeden çoğaltılamaz.
© ALL RIGHTS RESERVED