|
|
|
|
|
|
|
|
|
|
Hiç lafı uzatmaya, işi doğal mecrasından saptırmaya, gereksiz ve anlamsız polemiklere saplanmaya, olmayanı ve olmayacak olanı zorlamaya gerek yok. 3 Kasım 2002 seçim sonuçlarının 'doğru' yorumu, Tayyip Erdoğan'ın 'vakit geçirmeksizin' başbakan olmasını gerektiriyor. Öyle olması için, ne gerekiyorsa, o yapılmalıdır. Anayasa değişiklikleri? Evet. Ne gerekiyorsa o. Anayasa değişikliği ise o. Peki, 109. madde dahi değişiklik konusu yapılmalı mı? Elbette. Hiç vakit geçirmeksizin. Zira, sadece 76. madde, Tayyip Erdoğan'ın milletvekili olmasını engelleyen 'seçilme yeterliliği'ne ilişkin. İşi, 76. madde değişikliğiyle bırakmak, Tayyip Erdoğan için başbakanlık yolunun açılmasını bir 'ara seçim'e bırakıyor. Dolayısıyla, o 'ara seçim'e dek, hükümetin, ismi ve sıfatı kim olursa olsun, bir 'emanetçi başbakan'a bırakılması ve Türkiye'nin, ister istemez, 'ara seçim hesapları'yla oyalanması kaçınılmaz oluyor. Oysa, Türkiye'nin buna vakti yok. Bu önümüzdeki bir ay ve sonrası çok ama çok kritik ve tayin edici. Kıbrıs'tan Kopenhag Zirvesi'ne ve bunların ardından Irak'a ilişkin gelişmelere dek, Türkiye'nin geleceğini belirleyecek adımlar, bu zaman zarfında atılacak. Yani, Türkiye'nin 'iç politika kaprisleri'ne harcayacak zamanı yok. Olmamalı. Tayyip Erdoğan'ın ergeç başbakanlık koltuğuna oturması kaçınılmaz ise, niye saçma sapan iç politika dalgalanmaları ve itiş kakışı içinde enerji tüketmesi gereksin? Cumhurbaşkanı Ahmet Necdet Sezer, 'kişiye özgü düzenleme olmaz' şeklindeki 'yorumu' ile, bilinen bir 'hukuk ilkesi'ni dile getirmiş gibi gözüküyor. Ama, aslında, Tayyip Erdoğan'ın önünü kesmeyi amaçlayan 'hukukun siyasallaştığı girişimler dizisi'ne bir halka daha ilave etmiş oluyor. Çünkü, Sezer'in sözünü ettiği sadece 'kağıt üzerindeki' bir hukuk ilkesinin tekrarından ibarettir. Bu, 3 Kasım sonuçlarının 'anlamı'nı anlamamakta direnmek sayılabilir. 3 Kasım'da Türkiye halkı, Tayyip Erdoğan için bir 'başbakanlık referandumu' yaptı ve Tayyip Erdoğan'ın başbakanlığına 'evet' dedi. 3 Kasım'da olan budur ve 3 Kasım, böyle dedi. 3 Kasım 2002 Pazar günü sandık başına giden milyonlarca insan, Tayyip Erdoğan'ın seçilemeyeceğini, Ak Parti'ye 'tek başına iktidar' oyu verilirse, bir 'başbakanlık sorunu' çıkacağını biliyorlardı. Nitekim, diğer partilerin tümü seçim kampanyasının son günlerinde sürekli olarak bu temayı işlediler. Hatta, Tansu Çiller, Ak Parti'yi bu durumundan ötürü 'Hacivat liginde oynamak'la suçlamadı mı? Sonuç? İşte sonuç: Ak Parti, yüzde 35 dolayında, kendisinden bir sonra gelen CHP'ye yüzde 15'i aşkın bir fark takarak birinci parti. Milletvekili sayısı 363. Anayasa'yı 'referandumsuz' değiştirmek için gereken rakamdan sadece 4 milletvekili eksiğiyle, az görülür bir çoğunlukla yasama organına hakim. CHP'nin tümü karşı çıksa bile, 9 bağımsız milletvekilinin yarısından azı, yani 4'ü 'tamam' dese (ki, bunların içinde Ak Parti'ye katılmak isteyenlerin olduğunu da biliyoruz), Ak Parti, 1982 Anayasası'nın tümünü değiştirebilir. Bağımsızlara ihtiyaç duymadan, 1982 Anayasası'nın her maddesini referanduma götürebilir. Yani, Türkiye halkı, Ak Parti'ye bu kadar büyük ve kesin bir yetki vermiştir. Yani, demiştir ki, 'Ey, Ak Parti, eğer o tek kişi Tayyip Erdoğan ise, o kişiye özgü hukuki düzenlemeyi de yapabilirsin. Bu desteği sana zaten o düzenlemeyi yapman için, bile bile verdim.' Bu durumda, evvel emirde, hiç vakit yitirmeksizin, 109. maddeyi değiştirmek gerekli. Hatta zorunlu. Seçmen, halk, millet, -ne derseniz deyin- Tayyip Erdoğan'ı başbakan görmek istiyor. Seçim sonuçlarının bir okuması da budur. Bunun dışında, her türlü farklı düzenleme, aslında 'kişiye özgü düzenleme' sayılır. Yani, sanki Tayyip Erdoğan'ı başbakan yapmamak üzere yapılmış düzenleme demektir. Halk, Tayyip Erdoğan'a 'başbakanlık oyu' vermiş ise, bunun gereğinin yapılması zorunludur: Anayasa'nın ilgili maddelerini değiştirmek. Anayasalar ve yasaların maddeleri, Kutsal Kitap ayetleri değildir. Değişikliğe tabidir. Kaldı ki, Kutsal Kitap ayetleri dahi, zaman ile 'yorum'a (tefsir) ve 'içtihat'a tabi iken; anayasalar ve yasalar, haydi haydi değişirler. Dahası, 1982 Anayasası, yazım özürlü, Türkçe özürlü, hukuk özürlü bir askeri darbe anayasasıdır ve bunun herhangi bir maddesinin değişmesi, suret-i kati'yede hukuka karşı girişilmiş bir eylem sayılmayacağı gibi, tam tersine, pekala anayasayı hukuka geri getirmek eylemi addedilebilir. Cumhurbaşkanı'nın 367 oyun altında kalabilecek bir 109. madde değişikliğini 'referandum'a götürmek' tercihinden de ürkülmemelidir. 'Kabul. Götür bakalım' davranışı benimsenmelidir. Böylece, halk, 'yasama'nın yanısıra 'yürütme' olarak neyi ve kimi benimsediğini ortaya koymuş olur ki, Türkiye'nin istikrarı açısından böyle bir gelişme pek hayırlı olur. Tayyip Erdoğan ve arkadaşlarının 'aman işi germeyelim, şu aşamada devletle çatışmayalım' türünden telkinlere kapalı olmalarında yarar var. Bir kere, bu 'işi germek' değildir. Aksini yapmak, 'halk eğilimlerini küstah biçimde tanımamak' anlamındadır. İkincisi, 'devletle çatışmayalım' söylemi, Türkiye'nin Ankara tarafından 'ebedi teslim alınışı'nın formülü haline sokulmuştur. Bu 'kod'u değiştirmek şarttır. Bunun da tam zamanıdır. Çünkü, Tayyip Erdoğan ve Ak Parti daha icraata bile başlamamış, hiç yıpranmamış ve en azından bu nedenle en güçlü dönemlerinde bulunmaktadırlar. Seçimin üzerinden topu topu 10 gün geçti. Seçim sonucunun gereği, bir an önce yerine getirilmelidir. Halkın tercihi gereğince, Tayyip Erdoğan'ın yolu, başbakanlığa doğru derhal açılmalıdır. Türkiye'nin, 'yurtsever düşünce'yi askıya alıp; 'Ankara kaprisleri'yle yitirecek vakti yok.
|
|
|
Kültür | Spor | Yazarlar | Televizyon | Ramazan| Arşiv Bilişim | Dizi | Röportaj | Karikatür |
© ALL RIGHTS RESERVED |