T ü r k i y e ' n i n   B i r i k i m i

K R O N İ K  M E D Y A
Neden "Saddam'a gözdağı fotoğrafı"?

ABD ordusunun Afganistan'daki çatışmalar sırasında esir aldığı ve El Kaide üyesi olduklarını öne sürdüğü binlerce kişiyi Küba'daki Guantanamo Üssü'ne nasıl taşıdığının ortaya çıkması, bütün dünyadaki insan hakları örgütlerini ayağa kaldırdı.

otoğraflarda, esirlerin uçakta hayvan gibi tek tek veya üçerli olarak sımsıkı bağlandıkları dikkat çekiyor. Yere oturtulan ve sağa sola dönemeyecek biçimde bağlanan, elleri ayakları kelepçelenip, kafalarına da çevrelerini görmemeleri için siyah maske geçirilen esirler, Afganistan'dan Guantanamo'ya kadar saatlerce bu durumda yolculuk yapmak zorunda bırakıldılar." (Hürriyet)

Haber, Sabah'ın birinci sayfasında, "ABD'nin Irak'a son uyarı' tasarısının BM Güvenlik Konseyi'nden oybirliğiyle geçtiği" haberinin (başlık: "Bush'un günü") görsel malzemesi olarak kullanılmış. İki haber arasındaki bağlantı ise tepedeki "'SADDAM'A GÖZDAĞI' FOTOĞRAFI" ibaresiyle sağlanmış. Birinci sayfadaki fotoğrafaltı yazısı, bu fotoğrafa gazetenin herhangi bir itirazının bulunmadığını düşündürtecek nitelikte:

"DÜNYA MEDYASINDA İLK KEZ: GUANTANAMO KÖLELERİ... Bu görüntü, 10 ay kadar önce Afganistan'da yakalanan Taliban ve El Kaide militanlarını Guantanamo'daki esir kampına götüren nakliye uçağından... Muhtemelen bir Amerikan askerinin çektiği fotoğraf, www.artbell.com internet sitesinde dün ilk kez dolaşıma çıktı..."

Haberi içerde kullanan Hürriyet ise Saddam'la, Irak'a müdahaleyle hiçbir bağ kurmadan doğrudan doğruya muamelenin insanlık dışı yanını sergiliyor: "EL KAİDE ESİRLERİNİ BÖYLE GÖTÜRDÜLER... ABD'DEN İNSANLIK DIŞI MUAMELE..."

Hemen belirtelim, birinci sayfayı aşıp "gündem" sayfasındaki muhtemelen (mahreç belirtilmemiş) "Dış Haberler Servisi"nin hazırladığı haberi okuduğunuzda, oradaki bakış açısıyla Hürriyet'teki bakış açısının aynı olduğunu görüyorsunuz... Özetle: Günlük gazete pratiğinde sıkça karşılaşılan bir durum olmuş, Yazıişleri, servisten gelen haberin bakış açısını beğenmediği için tepeye kuş kondurarak habere takla attırmıştır. Bitirirken, gazetenin, muhtemel bir Irak Savaşı konusundaki "çizgi"siyle ilgili birkaç şey daha söyleyelim...

Sabah'ın yeni yönetiminin pek çok şeyi değiştirmeye çalıştığı ve bu yolda epeyce mesafe aldığı muhakkak... Fakat "savaş" konusunda, üsluptaki incelmeyi bir kenara bırakırsak, "eski çizgi" aynen sürüyor... Gazete, ABD kaynaklı, dezenformasyon kokan haberlere sayfalarında cömertçe yer veriyor ve bu son örnekte olduğu gibi Saddam Hüseyin'e karşı sık sık "uysa da uymasa da" seferleri düzenleniyor.

ABD'nin "vuracağı" yönündeki haberlerin hayli "eforik" başlıklarla sunulması da tespit edebildiğimiz bir başka nokta... Mesela 11 Kasım tarihli bütün gazeteler, "Bush'un Irak'a karşı bir savaş planını onayladığı" yönündeki haberleri düz başlıklarla sunarken, Sabah'ın başlığı "Saddam'ı 200 bin Coni bitirecek!" biçiminde tasarlanmıştı... (A.G.)

Mahrum kalmayın:

Üç yönetmen "Sabah'ın satışı"nı tartışıyor...

Daha önce de söylemiştik, "herkes her gün bütün gazeteleri okumak zorunda değil"den hareketle zaman zaman kaçırmamanızı istediğimiz tartışmaları sizin için derliyor toparlıyoruz... En son Aydın Doğan'la İlhan Selçuk arasındaki tartışmayı aktarmıştık. Tartışma konusunun, "Sabah'ı satın almak için Bankacılık Düzenleme ve Denetleme Kurulu'na, başını Doğan Medya Grubu'nun çektiği bir konsorsiyum tarafından verilen 500 milyon dolarlık teklif" olduğunu da mutlaka hatırlamışsınızdır... Hani İlhan Selçuk "basında tekelleşmenin sakıncalarına" işaret ederek Aydın Doğan'dan teklifi geri çekmesini istemişti de, Aydın Doğan İlhan Selçuk'a sert bir cevap göndermişti...

Bu meselenin daha çok yazı kaldıracağı ve Aydın Doğan'ın o mektubunda, "Teklifin geri çekilmesini boşuna teklif etmeyin, çekilmeyecek!" demeye getirdiği besbelliydi. Nitekim Hürriyet gazetesi genel yayın yönetmeni Ertuğrul Özkök arada konuya Batı'dan örneklerle yeniden döndü ve meseleyi sıcak tuttu. Ve nihayet Pazartesi (11 Kasım) "Bugün 14.30'da BDDK'dayız" başlıklı yazısıyla tartışmayı yeniden alevlendirdi... Böylece işin haber yanı birinci sayfada okura iletildikten sonra, teklifin anlamı içerde şu yorumlu başlıkla dile getirildi: "Şeffaf medyanın ilk günü..."

Ertuğrul Özkök, Pazartesi günkü yazısına şu satırlarla başlıyordu:

"Bugün Türk medya tarihinde önemli bir gün. Mesela Wall Street Journal Türkiye'de yayınlansaydı, eminim bugünkü manşeti bu haber olurdu..."

Yazının girişinde, BDDK'ya giden kadroda, Ertuğrul Özkök dışında üç Doğan Medya Grubu mensubu olduğunu da öğreniyorduk.

Özkök yazısında "bir konsorsiyum" adına teklif verilmesinin ardından bir aydan fazla zaman geçtiği halde "bugüne kadar kamuoyuna aydınlatıcı hiçbir bilgi verilmedi" diyerek BDDK'ya dokundurduktan sonra Pamukbank'ın sahibi Mehmet Emin Karamehmet'in Cumhuriyet'e hissedar olmasından duyduğu rahatsızlığı şu sözlerle dile getiriyordu:

"Mesela, BDDK'nın el koyduğu Pamukbank'ın sahibi olan Mehmet Emin Karamehmet, gidip Cumhuriyet Gazetesi'nin yüzde 40'ını satın alabilmektedir... BDDK'ya 2.5 milyar dolar borcu olan, 4 milyon dolarlık borcunu ödemediği için evine bile haciz konan bir kişi, Cumhuriyet'i nasıl satın alabilmektedir? Bunu yaparken BDDK'dan izin almış mıdır? Madem bu kadar parası vardır, neden bu parayla devlete borcunu ödemek yerine gazete satın almayı tercih etmiştir? Sakın bunun arkasında medyayı Kalaşnikof olarak kullanma arzusu olmasın..."

Gördüğünüz gibi fena sorular değil, ama dedik ya bu yazıda görevimiz aktarmak... Özkök, yazısını bir çağrıyla bitiriyor:

"Hepimiz medyada şeffaf bir dönem istemiyor muyuz?..

Bugün herkesi saat 14.30'da BDDK'nın önünde bekliyoruz…500 milyon dolarlık teklif ortada. Şimdi sıra devlete 4 milyar dolara yakın borç takmış öteki medya gruplarının teklifinde…Temiz medya dönemi mi...

Buyrun tartışmaya... Ama önce halk arasında ''Hortumlandı'' denilen paranın hesabını vermek, devlete takılan vergi borcunu ödemek ve yapılan ''ahlaklı teklifi'' bütün kamuoyuna duyurmak şartıyla... Öncelikle de

halkın 4 milyar dolar parasının üzerine çöreklenip, o pisliğin içinden temiz medya mavalı okuyanlara sesleniyoruz…Buyrun herkes kuru veya yaş temizleyiciye..."

Özkök'ün "Buyrun tartışmaya" çağrısına ertesi gün (12 Kasım) iki yayın yönetmeni icabet etti: Sabah'tan Ergun Babahan ve Milliyet'ten Mehmet Yılmaz… Pozisyonları itibarıyla kimin ne dediğini kestirebilirsiniz ama, biz gene de özetleyelim:

Babahan'ın "Biz gazetedeyiz" başlıklı yazısının birinci sayfa anonsu aynen şöyleydi:

"Biz her gün gazetede, gazetemizi yapmak için olacağız. Bu nedenle, BDDK kapısına iş için giden 'işadamı-gazeteci'lere hayatta başarılar diliyorum…"

Babahan, Özkök'ün pozisyonunu eleştirerek başlıyor işe: "Sabah'ta yeni bir dönemin başladığını yazıp duruyorum… Bu dönemin birinci kuralı, gazetenin genel yayın müdürünün, yazarının işinin sadece gazetecilik olmasıdır. Gerek ben, gerek diğer çalışma arkadaşlarım Ankara'da hiçbir bürokratın, hiçbir siyasetçinin kapısını patronun işi için çalmayacağız. (…) Çünkü gazetecilik işadamlığı veya ihale takipçiliği değildir."

Müsaadenizle bir kez daha araya girip, Babahan'ın çizdiği gazeteci portresinin gerçekten de problemli olduğunu belirteceğiz… Bu pozisyonun ne kadar problemli olduğu, mesela Aydın Doğan'ın, Bulgaristan'daki iş imkânlarını tartışmak üzere bu ülkeye giderken yanında Ertuğrul Özkök ve Mehmet Yılmaz'ı birlikte götürdüğünde belirgin bir biçimde ortaya çıkmıştı. Ülkenin cumhurbaşkanını, başbakanını da birlikte ziyaret edip fotoğraflar çektirdikten sonra Hürriyet ve Milliyet'teki Bulgaristan haberlerinin "rezervli" olarak yayımlanmayacağına nasıl emin olabilirdik?

Babahan'ın "Sabah'ın borçlarının ayda 200 bin dolar takside bağlandığı iddiaları külliyen yalandır" biçimindeki sözleri üzerine de bir şeyler söylemek zorundayız, çünkü daha önce de mesele etmiştik… Özetle: "Karşı taraf"ın yayımladığı tekzip edilmemiş bilgiler ortadayken, bu kadarcık bir cevap çok yetersiz kalıyor, şu işin ne olduğunu artık anlatmalı Ergun Babahan…

Babahan'ın "son söz"ü de şöyle: "Onlara son bir söz söylüyoruz: Ahlaksız teklifler kimseye mutluluk getirmez… Robert Redford'u unutmayın…"

Mehmet Yılmaz da "Önce künyeye bak" baş-lıklı yazıyla katıldı tartışmaya… Onun sözü doğrudan Ergun Babahan'aydı:

"Sabah'ta 'temiz medya' üzerine ahkâm kesen arkadaşa önerim var: Künyede hemen senin adının üzerindeki isme bak…"

Yılmaz, içerde "Hortumculardan arınmış temiz medya istiyorum" başlığıyla devam eden yazısında, Ertuğrul Özkök'ün değindiği konulara değiniyor, benzer sorular soruyor. Yılmaz'ın son sözü de şöyle: "Boğazına kadar pisliğe batmış olanların temizlikten söz etmeye hakkı yoktur…"

İşte böyle… Belli ki, önümüzdeki günlerde Sabah'a talip olan "konsorsiyum" da belli olunca (sahi, niye açıklanmıyor, kimdir bunlar? )

işler iyice kızışacak. Tartışmaları size aktarmaya devam edeceğiz… (A.G.)

'En kahraman' yine Sabah!

12 Kasım tarihli Sabah'ta yer alan Erdal Şafak imzalı başyazıdan:

"Ankara mesaisini bunlara vereceğine günlerdir Erdoğan'ın konumunu tartışıyor.(...) Tam bir açmaz...

Erdoğan 'Gelin Anayasa'yı değiştirelim, başbakanlık koltuğuna gerçek sahibi otursun' diyor. 'Kişiye özel Anayasa değişikliği olmaz' itirazları yükseliyor.

Erdoğan bu itirazlar üzerine başbakan adayı belirleme çalışması başlatıyor. Bu kez de 'Atanacak başbakan, sadece görünüşte bu görevi yürütecek. Asıl 'Başbakan', Erdoğan olacak' eleştirileri yapılıyor.

İçerde olmaz, dışarda olmaz... Peki ne yapmak gerekiyor? Erdoğan tümüyle çekilip gitsin mi? Seslendirilmeyen gizli arzu bu mu? Bizce çıkış yolu şu basit gerçeği herkesin kabul etmesinden geçiyor: Halk AKP'ye ve onun adaylarına değil, Erdoğan'a oy verdi. ABD'deki davalarda son sözü jüri, yani halk söyler. 3 Kasım'da da Türk halkı, Erdoğan davasının jürisi oldu ve kararını verdi: Başımızda onu istiyoruz. Daha ne tartışıyoruz?"

Aynı tarihli Sabah'tan Hıncal Uluç'un yazısından:

"Yani RTE'nın başbakan olmasını sağlayacak değişik-likler, 'İlle de hukuksuzluk' anlamına gelmez. Tam tersine, bir ülkede yapılmış, yasal seçimlerin, yasal sonuçlarının herhangi bir aldatmaca, oyun, takiye falan filana meydan bırakmadan, halkın tercihleri yönünde uygulanmasını sağlamak, as-lında 'Hukuk'un ta tendisidir.

Çünkü hukuk, haklar düzenidir, kurallar değil.. Çünkü hukuk, adaleti sağlamak için vardır. Kurallar amaç değil, araçtır. Kurallar hakkın ve adaletin sağlanması için, değişen dünya düzeni içinde değişebilirler." (K.B.)

Savcı Yüksel DGM'yi nasıl terketti?

Cevabı 12 Kasım tarihli Star'ın konuyla ilgili haberinin başlığını ve alt başlığında: "Savcı Yüksel DGM'yi böyle terketti… Savcı Nuh Mete Yüksel 14 yıl görev yaptığı DGM'den ayrıldı. Odasındaki Atatürk fotoğraflarını bizzat taşıyan Yüksel…"

"Porno kaset" meselesi nedeniyle Hakimler ve Savcılar Yüksek Kurulu tarafındarn hakkında kınama cezası verilen ve görev yeri değiştirilen Nuh Mete Yüksel, Star'ın haberinden de anlayabileceğiniz gibi, 11 Kasım Pazartesi günü odasını taşıdı. "İrticacıların korkulu rüyası" (Star öyle diyor), "Demir Savcı" (Star) Nuh Mete Yüksel'in nasıl taşındığı Star'ın haberinde şöyle anlatılıyor: "Son derece hüzünlü ve buruk görünen Yüksel, odasını boşaltırken özellikle Atatürk fotoğrafları taşınırken bizat kendisi yardım etti…"

Star'ın haberindeki şu tespit de ilgimizi çekti: "Dün, odasını boşaltırken ve DGM'den ayrılırken, sadece kendisini görüntüleyen Star'a konuştu…"

E, başka gazeteci yoksa ne yapsın "Demir savcı?" (A.G.)

Meğerse neden bambaşkaymış!

Vatan gazetesi son günlerin öne çıkan tartışma konularından birisi olan "Hülya Avşar-Kaya Çilingiroğlu Olayı"na açıklık getiriyor:

"Vatan, Hülya ile Kaya'yı boşanmanın eşiğine getiren olayı açıklıyor:

Kavganın sebebi Parti tartışması / Seçim günü, Hülya'nın, kendisine 'Sen politikadan ne anlarsın' demesi Kaya'yı öfkelendirdi. Çift, Zehra yüzünden de tartışınca Kaya boşanma dilekçesi verdi".

Neyse, iyi bari... Ortada önemli bir sorun yokmuş! (K. B.)

"Paylaşmacı gazetecilik" yayılıyor...

  • Furyayı Vatan başlattı... Gazete, çıkışını müjdelediği ilk sayısında birinci sayfadan bir "ilk"i, bir "yeniliği" başlatacağını duyurdu okurlarına: Vatan, hamile bir köşe yazarına, hamileleğinin bütün aşamalarını okurlarıyla paylaşma vazifesi vermişti. İclal Aydın o gün bugündür hamilelik tecrübesini okurlarıyla paylaşıyor...

  • Bu trene ikinci binen gazete Sabah oldu... O da Ramazan'ın ilk günüyle birlikte "8 kilo fazlası olan" bir kadın yazarının bir ay sürecek diyet macerasını günbegün okurlarına aktarma sözü verdi. "Esra Ceyhan'la Ramazan diyeti" oruç tutanlar ve tutmayanlar için farklı reçetelerle her gün yayımda... Yalnız burada laiklik açısından bir sorun var gibi geliyor bize. "Esra Ceyhan'la Ramazan diyeti"ni yayına hazırlayan Esra Tüzün, oruç tutanlara diyelim 40 satır ayırıyorsa, oruç tutmayanlara sadece 5-6 satır ayırıyor... Bu ayrımcılığa itiraz ediyoruz... Unutmadan ekleyelim: Böyle giderse, Sabah'ın ikinci sayfasında 30 gün üst üste Esre Ceyhan'ın değişik bir pozu yer alacak ki, bunun bir dünya rekoru olacağı muhakkak.

  • "Paylaşmacı gazetecilik" trenine son binen gazete Hürriyet oldu... Bu gazetemiz de, bir süredir sadece annelik yapan eski bir gazetecinin (Nora Romi) tecrübelerini okurlarına aktarmaya karar verdiğni ilan etti Cumartesi ekinde (9 kasım). Türk basınının amiral gemisi bile "nal toplamayı" göze aldığına göre, vaz-geçilemeyecek bir format bu...

  • Eskiden, bilhassa dergicilikte "haberi insanlaş-tırmak" diye bir şey vardı. Buna göre, mesela hamilelik hakkında genel bilgi vermek-tense, hamilelik tecrübesini yaşamakta olan bir kadın eksen alınarak yazılırdı haber.

  • Gazeteciliğimizdeki son furya bunun "aşıldığını" göste-riyor... Demek ki artık haberin "insan"ı doğrudan doğruya gazeteciler olacak... (A.G.)

    Cumhuriyet'ten 'mücadele başlıkları'

    Cumhuriyet'in, AK Parti iktidarına karşı sert bir muhalefet çizgisi izleyeceği belli oldu... Aslında durumu daha önce tespit etmiş ve herkesin "pro"laştığı bir dönemde bazı gazetelerin muhalefette ısrarının yalnız medya için değil, siyaset için ve hatta iktidardaki parti için de "iyi" olacağını söylemiştik...

    Fakat Cumhuriyet'le bir sorunumuz var... Biz, bu gazetemizin, muhalefetini gazeteciliğin ve haberciliğin "genel kabul görmüş" ilkeleri dahilinde yapmasını arzu ediyoruz... Bu, yalnız basın ve iktidardaki parti için değil, Cumhuriyet için de "iyi" olacaktır... İnandırıcı olamadıktan sonra muhalefetin ne değeri var?

    ronik Medya'da daha önce, Cumhuriyet'te çıkan bir "türban" haberi vesilesiyle "'Zamane'ye uymayın, tamam da hangi tarzda?" diye sormuş, o haberdeki "tarz" ölçü alınacaksa, ortada çok ciddi bir problemin olduğunu söyemiştik... Hatırlıyorsunuzdur, Tayyip Erdoğan'ın NTV'de yaptığı konuşmadan gazetenin türettiği haber "Erdoğan: Türban öncelikli sorun" başlığını taşıyordu ama, haberde hiç böyle bir ibare yoktu. Keza Hürriyet ve Sabah da tam tersine Erdoğan'ın türbanı "öncelikli sorun" görmediğini belirten başlıklarla vermişti haberi... Bunu, açık bir "haber çarpıtma" olarak nitelemiştik...

    Bugün de 11 Kasım tarihli Cumhuriyet'te yer alan iki haberi, öbür gazetelerle kıyaslamalı bir şekilde ele alacak, gazetenin, muhalefetini ifade ederken düştüğü gazetecilik hatalarını göstermeye çalışacağız...

    nce genel bir giriş: Hepinizin bildiği gibi bir başlık, öncelikle haberi ve haberin en önemli kısmını taşımalıdır... Herhangi bir gazete, diyelim (iki örneğimiz de öyle) bir siyasetçinin ya da devlet adamının çeşitli konulardaki görüşlerini aktarıyorsa, her şeyden önce bu sözlerdeki en önemli, yeni ve somut tarafı belirtmelidir. Ne demek istediğimizi, örnekleyince daha iyi anlayacaksınız...

    Önce Cumhurbaşkanı Ahmet Necdet Sezer'in, bütün gazetelerin öne çıkardığı "Kişiye özel hukuk olmaz" sözleri... Bunun, Anayasa'nın 109. maddesini değiştirme yoluyla Tayyip Erdoğan'a parlamento dışından başbakanlık yolunu açma girişimlerine karşı bir uyarı olduğu açık... Zaten bütün gazeteler bu bağlantıyı kurarak duyurmuş haberi. Bu haberi birçok gazete gibi Cumhuriyet de manşetine taşımış. Fakat o "LAİKLİK UYARISI" diyerek bütün gazetelerden ayrılmış. Yani başlıktan asıl önemli, taze ve ilginç gelişmeyi öğrenmek imkânsız... Yani Cumhuriyet, ideolojik tavrını belirtme uğruna haberi gizlemeyi göze alabilmektedir; bir günlük gazete için olmayacak şey...

    kinci haberimiz Tayyip Erdoğan'ın "milletvekili lojmanları"yla ilgili olarak sarf ettiği sözlere ilişkin... İsterseniz haberi manşetten veren Hürriyet'in (manşetten veren öbür iki gazete: Yeni Şafak ve Vakit) başlık ve alt başlığından yeni, somut ve önemli olanın ne olduğunu öğrenelim:

    GELİN LOJMANDA OTURMAYALIM... AKP lideri Tayyip Erdoğan, dün partisinin 363 milletvekilini topladı ve ilk kararı birlikte aldı: AKP'liler TBMM lojmanlarında oturmayacak...

    Şimdi, haberin manşetlik olmadığını düşünebilirsiniz, CHP gibi "popülist" bulabilirsiniz, ama AK Partili milletvekillerini llk kez bir araya getiren bu toplantıda alınan "lojman" kararının o toplantının en önemli tarafı olduğunu inkâr edemezsiniz... Nitekim toplantıyı haberleştiren bütün gazeteler (Cumhuriyet hariç) başlıklarını işin bu tarafından çıkarmışlar. Cumhuriyet'in üst başlığı ve başlığı ise şöyle:

    Siyasette yeni bir döneme girildiğini söyleyen Tayyip Erdoğan'dan

    milletvekillerine: ESAS

    YARIŞ ŞİMDİ BAŞLIYOR...

    Birinci örnekte "ideolojik yaklaşım", ikinci örnekte ise "AKP hakkında sempati yaratmama" kaygısıyla, günün iki önemli haberi Cumhuriyet'te gizlenmiş durumda... Başka türlü söylersek: 11 Kasım tarihli gazetesini başlıklardan okuyan bir Cumhuriyet okuru, seçim sonrasının en fazla merak uyandıran tartışması konusunda Sezer'in Erdoğan'a uyarısını ve AK Parti milletvekillerinin milletvekili lojmanlarında oturmama kararı aldıklarını öğrenememiş oldular. (A.G.)

    Herkes nükleerci mi oldu?

    AK Parti'nin nükleer santrallardan yana olduğu haberleri önce AK Parti'nin seçim bildirgesinden kaynaklanan haberlerle duyuruldu kamuoyuna... Aradan epeyce bir süre geçti, ne haber sayfalarında rastladık muhalif bir sese, ne de köşelerde...

    11 Kasım tarihli Yeni Şafak'ta, AK Parti Batman milletvekili, TEAŞ eski genel müdürü Afif Demirkıran'ın partinin santral projesini somutlaştırmak üzere teklif hazırladığını öğrendik... Artık bundan sonra da bir ses çıkmazsa pes diyeceğiz...

    AK Parti'ye sözümüz yok (zaten partiler görev alanımıza girmiyor), öyle inanıyorlar demek ve konuyu açık bir şekilde tartışma gündemine taşıyorlar. İyi de, tartışmacılar nerede? Başbakan Bülent Ecevit, "toplumdaki geniş muhalefet"i gerekçe göstererek kişisel inisiyatifiyle projeyi rafa kaldırdığını ilan ettiğinde manşetlerden kendisini kutlayan gazetelerimiz nerede? "Bravo Ecevit"çi köşe yazarlarımız nerede?

    Bu kadarı da biraz fazla olmuyor mu? (A.G.)

    Demek Prenses 'eve erkek alırdı' ha!

    Beş yıl önce kimilerinin hâlâ tartıştığı bir trafik kazası sonucunda ölen Prenses Diana'nın uşağının kaleme aldığı anıları İngiltere'de tabloid basının manşetlerinde.... Uşağın 450 bin dolara sattığı söylenen anılar The Mirror gazetesinde baş dizi halinde yayımlanmaya başladı. Türk basınının tabloidleri de Prenses'in mahrem hayatına ilişkin bu anılardan en ateşli sayfaları okurlarına aktarıyor. Vatan gazetesi "İngiltere bu skandalı konuşuyor" başlığı altında okurlarını bilgilendirirken şu manşeti kullanmış: "Korumaları atlatıp saraya erkek alırdı"(!) Görüyorsunuz, bütün afra tafralarına rağmen ne derece "taşralı"lar! Saraya "erkek alırdı"ymış! Güzel vatanımızda "Eve erkek almak" olarak bilinen malûm ifade, olayın kahramanı prenses olunca "Saraya erkek almak"a dönüşmüş!

    Ne diyelim, insan tabloid basının diline düşmeye görsün, bak başına neler gelir... (K.B.)

    Meğer Serdar Turgut yalnızmış

    10 Kasım tarihli Kronik Medya'ya kadar, Adalet ve Kalkınma Partisi'nin (AK Parti) seçim zaferinden sonra medyada beliren "keskin dönüş"e uymayıp "tutarlı" çizgisini koruyanlardan sık sık söz etmiştik. 10 Kasım tarihli Kronik Medya'da ise, hatırlayın, o güne kadar ihmal ettiğimiz bir kategoriden söz etmiştik. Hürriyet yazarı Serdar Turgut'un "Yeniden yayınlanmayı hak eden yazılar" dizisinin bize hatırlattığı bu kategoride yer alan yazarları tanımlarken, bunların, muhtemel bir AK Parti iktidarının Türkiye'nin hayrına olacağını düşündüklerini ve bunu net bir biçimde ifade ettiklerini yazmıştık. Gene hatırlarsanız, bu çerçevede iki Hürriyet yazarı; Serdar Turgut ve Hadi Uluengin'in öne çıktığını belirtmiş, Serdar Turgut'un seçim öncesindeki yazılarını özetlemiş, Hadi Uluengin'i de bugüne bırakmıştık...

    Çok tuhaf ama, bu iş için Uluengin'in seçim öncesi yazdıklarını tarayınca şaşkınlıkla gördük ki, bizim Uluengin'in yazılarına ilişkin bu tespitimiz hiç doğru değilmiş... Bu "yanılsama"da elbette Uluengin'in bir kabahati yok. Belki seçimden birkaç gün sonra yazdığı "'Bizim' AK Parti" yazısının etkisi olmuş olabilir, ama sonuçta bu da Uluengin'e bir "kabahat" yüklemez.

    Yanılmışız... Meğer Serdar Turgut büyük basında seçimden önce "AK Parti iktidarı Türkiye'nin hayrınadır" değerlendirmesi yapan, bunu bu ölçüde net bir biçimde yapan tek köşe yazarıymış. Düzeltiyoruz... (A.G.)

  • 13 Kasım 2002
    Çarşamba
     
    YÖNETENLER: Kürşat Bumin
    Alper Görmüş


    Künye
    Temsilcilikler
    ReklamTarifesi
    AboneFormu
    MesajFormu

    Ana Sayfa | Gündem | Politika | Ekonomi | Dünya
    Kültür | Spor | Yazarlar | Televizyon | Ramazan | Arşiv
    Bilişim
    | Dizi | Röportaj | Karikatür
    Bu sitede yayınlanan tüm materyalin HER HAKKI MAHFUZDUR. Kaynak gösterilmeden çoğaltılamaz.
    © ALL RIGHTS RESERVED