|
|
|
|
|
|
|
|
|
|
Biliyorum, bu ülkede "hukukun siyasallaştırılması"ndan ne zaman şikayet edilse mukakkak siz de benim gibi "Ama ya önceki tecrübeler, önceki hukuk tanımaz uygulamalar!" diyorsunuzdur. Dolayısıyla AKP Genel Başkanı Tayyip Erdoğan'ın (dünkü Milliyet'in manşetini hatırlayarak söylersek) "sertleşerek" yaptığı şu açıklama da tabii ki yerden göğe kadar haklıdır: "Eğer böyle bir şey varsa, hiç kusura bakmasınlar, bunun biraz geçmişine baksınlar. Geçmişi karıştırırlarsa, hukukun nasıl siyasallaştırıldığını çok daha açık göreceklerdir. Bunun ispatı Tayyip Erdoğan'dır." Ne yapabiliriz, bu ülkenin hukuk tarihinin kaderi de böyleymiş... Bu ülkenin kaderinde de "kanun diye diye" ya da "hukuk diye diye" en temel hak ve özgürlüklerin tepelenmesi yazılıymış... Hukukun bu ülkede gerçekten talihsiz bir tarihi var. Ülkenin ne "sağ", ne de kendisine "sol" diyen cenahı medeni bir ülkenin özniteliklerinin başında gelen bu temel kavrama hiçbir zaman ciddiye almadı. Ülkenin "merkez sağ"ı "Hakimiyet kayıtsız şartsız milletindir"gibi artık modası çoktan geçmiş bir düsturun esiri olurken, kendisini "sol" olarak adlandıran cenahın tek bildiği -bırakın "milli irade"yi filan- devletin varlığını sürdürebilmek için canının istediği gibi yorumladığı bir "hukuk" yaratmaya çalışmaktan ibaretti. Yani özetle, her iki halde de hukuku "araçsallaştıran" bir zihniyet.... Madem söz açıldı, dillerden düşmeyen şu ünlü düsturla devam edelim: Uygunsuzluk Türkiye Cumhuriyeti Anayasası'nda (1921 tarihli olanı hariç) "Hakimiyet kayıtsız şartsız milletindir" düsturunun yer almasından başlıyor. "Kayıtsız ve şartsız" bir "hakimiyet" anlayışından "temsili bir demokrasi"de söz etmek mümkün müdür? Rousseau'dan ve Fransız İhtilali'nden esinlenerek anayasalara geçirilen bu ilkeyle Anayasal bir sistemi, hele de Anayasa Mahkemesi gibi bir kuruma sahip olan bir sistemi açıklayabilmek mümkün müdür? Bu ilkeyi yoksa sadece "Kulağa hoş geliyor" diye mi muhafaza ediyoruz? Demokratik bir cumhuriyette "Hakimiyet" tabii ki milletindir, ama tabii ki "kayıtlı ve şartlı" olmak şartıyla.... Peki neyin, kimin koyduğu "kayıt ve şart" altında? Kimin olacak, temsili demokrasiye temel hak ve özgürlüklere sıkı sıkıya bağlı olmasını emreden hukukun koyduğu "kayıt ve şart" altında... Siz de kolaylıkla hatırlayacaksınız; bu ülkede kendisini "sol" olarak adlandıran siyasi hareketlerin tepeden inmeci "hukuk" anlayışları karşısında ülkenin "sağ"ı hemen her zaman bu modası artık çoktan geçmiş düsturun arkasına sığındı. Demokrat Parti'nin aklını bu düstur çeldi; AP ve DYP iktidarları meşruiyet kaygılarını yine bu düstur dolayımıyla giderdi; ANAP'ı Ankara Havaalanı'na gönüllü olarak inmiş olan iki TKP liderinin daha alandan gözleri bağlanarak işkenceye götürülmesi karşısında suskun kılan da belki bu düsturun hatırlanmasıydı... Değil mi ya, madem ki "Millet"in çoğunluğu "milli irade"nin kullanılmasını ve bakımını bize havale etmiştir, gerisi fasa fisodan ibarettir! Neler oluyor, yoksa daha dün bir bugün iki derken AKP'nin gönlüne de herşeyden önce düşe düşe bu "milli irade" aşkı mı düştü? Bakın Erdoğan ne diyor: "Milli irade tecelli etmiş ve bu irade bize teslim edilmiştir. Bu iradeyi kimseyle paylaşmayız. Ancak, muhalefet ve sivil toplum örgütleriyle tabii ki bu konuyu müzakere ederiz." Şimdi yeri değil belki ama hatırlatmadan olmaz: "Hakimiyet kayıtsız şartsız milletindir" düstürunun geçerli olduğu bir sistemde "milli irade" hiçbir zaman kimseye "teslim" edilmez! "Teslim" edilmediği için de "milli irade"nin sanki bir pastaymış gibi ne "paylaşımı"ndan ne de "müzakere" yoluyla misafirlere koklatılmasından söz edilebilir! Erdoğan'ın ağzından duyduğumuz "Ama, şunu unutmayın, milli iradenin kararına ters bir sıkıntı olduğu zaman siyaset kurumunun görevi nedir, bu sıkıntıyı aşmaktır. Yasamanın görevi bu tür tıkanıklıkları ortadan kaldırmaktır" şeklindeki açıklamaya katılmamız da imkansız. Demokrasilerde "siyaset kurumu" tabii ki çoğulçu rejimin şartı olan serbest seçimler sonucuna göre biçimlenir; ancak "siyaset kurumunun görevi"nin "milli iradenin kararına ters bir sıkıntı"nın ortadan kaldırılması olarak tarifi mümkün müdür? Demokrasilerde gün olur ortaya "milli iradenin kararına ters" öyle "sıkıntılar" çıkabilir ki, hukuk ekseninde bu "sıkıntılar"a verilecek cevap hiç de "rahatlatıcı" olmayabilir. Daha epeyce tartışacağımız şimdiden belli olan bu konuya ilişkin olarak şimdilik bir hususu daha belirtmek istiyorum: Birçok siyasetçi ve gazeteci gibi AKP Genel Başkan Yardımcısı Abdüllatif Şener de, "Milletin kimi başbakan olarak görmek istediği ortaya çıktı" diyor. Biliyorsunuz, bu tür açıklamalar AKP'nin neredeyse tamamını Genel Başkan Tayyip Erdoğan ile özdeş kılma gibi bir yorumu -gizli açık- peşinen kabul etmiş açıklamalar. Bana göre, bu tür açıklamaların AKP üyesi ve seçmeni milyonlarca kişiyi memnun etmemesi gerekir. AKP gibi büyük bir partinin, genel başkanını makul bir süre başbakanlık görevinden uzak tutmasının ne mahzuru var? Bu sabırsızlık niye; ülke sorunlarını bir günden ötekine halledebilecek sihirli bir değneğe kim sahip ki?..
|
|
|
Kültür | Spor | Yazarlar | Televizyon | Ramazan| Arşiv Bilişim | Dizi | Röportaj | Karikatür |
© ALL RIGHTS RESERVED |