|
|
|
|
|
|
|
|
|
|
11 Ekim 1999 "Özgürlükler İçin Elele" eylemi öncesinde Malatya'da yaptığımız bir konuşma sebebiyle Malatya DGM'de 312-2'den dava açılmıştı. "halkı, ırk, din, mezhep, bölge farklılığı gözeterek kin ve düşmanlığa alenen tahrik etmek"le suçlanıyordum. Olayın 312-2'den mahkeme huzuruna geliş seyri şöyle olmuştu: Bir kere 28 Şubat konjonktürü malum. Buna bir de aşağı yukarı tüm Türkiye'de gerçekleşmesine rağmen bir kişinin bile burnunun kanamadığı, gerçekten müstesna bir barış ikliminde yapılan Elele Eylemi'nin Ankara'da oluşturduğu hassasiyeti katın. İşte bu ortamda konuşmalarımız polis memurları tarafından deşifre ediliyor. Konuşmamın bir yerinde "Ankara'yı yeniden inşa edin" gibi bir ifade geçmişti. Polis bunu "Ankara'yı yeniden imha edin" şeklinde anlıyor ve tutanağa geçiyor. Mahkemede önümüze bu konuşma tutanağı çıkıyor. Ben savunmamda, "Ankara'yı imha edin" gibi bir söz söylememin mümkün olmadığını, konuşmanın yeniden bir bilirkişiye deşifre ettirilmesi halinde, ilk tutanağın yanlış olduğunun anlaşılacağını, "inşa edin"le "imha edin" arasında mutlak bir anlam zıtlığı bulunduğunu söylüyorum. Ancak karar aleyhimize çıkıyor. Mahkemenin cezalandırma gerekçesinde "Sanık "imha değil inşa edin" dediğini söylese de, aslında inşa da imhadan sonra meydana gelir...dolayısıyla..." gibi bir muhakeme yürütülüyor. Sonra bu karar Yargıtay'ca bozuluyor, ardından da erteleme yasası çıkıyor... Bunu niye anlattım? Bir bakış açısı örneği olur diye... Eğer konjonktür veya teyp kaseti deşifre eden memurun ya da yargıcın sübjektif eğilimleri, en azından o günkü halet-i ruhiyeleri, bir kısım insanın 312-2 kapsamına girmesine zemin hazırlayacak nitelikte ise, sizin "inşa"nız, "imha" haline dönüşüp, 312-2 kapsamına giriverebiliyorsunuz. Buradan 312-2 ve 159'uncu maddelerin ruhuna gelebiliriz. Aslında bu maddelerden ister mini-ister maksi olsun bir "demokrasi paketi" çıkması mümkün değildir. Yapılmak istenen iş, bu maddelerin elinden insan kurtarmak olabilir ancak. 312'inci madde, bu ülkede sosyal sınıf, ırk, din, mezhep ve bölge ayrılığından yola çıkarak insanları birbirine düşmanlığa ve kin beslemeye sevkedecek bir tahrikin bulunabileceği kanaatinden yola çıkıyor ve öncelikle bunu bertaraf etmeyi öngörüyor. 159'uncu madde ise, Türklüğü, Cumhuriyeti, Türk milletini, Türk devletini, TBMM'yi, Bakanlar kurulu'nu, bakanlıkları, adliyeyi, devletin askeri veya emniyet veya muhafaza kuvvetlerini veya bunları temsil eden bir kısmını alenen veya ima ile tahkir ve tezyif etmek isteyenler bulunabileceğini öngörüyor ve bunları bertaraf etmeyi öngörüyor. Yani maddeler, öncelikle bir yasak alan oluşturmak için gelmiş. Uygulamada bu yasak alanın tayininde ciddi problemler ortaya çıktığı için, aslında diyelim "tahrik"le ve "tahkir"le hiç ilgisi bulunmayanlar, yasanın suç-ceza kapsamına sokulabildiği için, şu an "bu nasıl engellenebilir?"i arıyoruz. Yani öncelikle maddelerin "insanınıza yönelik peşin kuşku" niteliği duruyor, buna mukabil, "mini demokratik bir adım!!" olarak herkese, "Benim eylemim, yazım, sözüm bu çerçeve içine girmiyor" savunması yapma zorunluluğunu, mahkemeye de, "Zanlı huzura geldi ama, acaba eylemi kamu düzenini bozma olasılığı taşıyor mu?" sorusuna cevap arama yükümlülüğünü getiriyor. Artık mahkeme "olasılıklardan bir olasılık içinde bu söz, yazı veya eylem tahrike giriyor" dedi mi yandınız, demedi mi kurtuldunuz. Aslında demokratik bir mantık belki çok daha farklı bir çerçeve çizerdi bu tür durumlarda. Yani önce özgürlük çerçevesini koyarsınız, ardından istisna olarak yasaklar gelir. Çünkü suç daima istisnai bir durumdur. Şayet suç genel bir uygulama, bir toplumsal hayat tarzı haline gelmişse zaten orada çok daha başka bir toplumsal sancı var demektir. Yani bu ülkede önüne gelen insanları birbirine karşı ırk, din, mezhep, sosyal sınıf farklılığı gözeterek kin ve düşmanlığa tahrik edebiliyor ve halkta da bundan etkilenecek bir zemin bulunuyorsa, o zaman bu ülkede farklı bir sosyal sancı var demektir. Yine bu ülkede, eline kalemi alan veya ağzını açan herkesin, Türklükten başlayıp bakanlıklara, adliyeye kadar varan bir küfür-hakaret söylemi tutturabileceği düşünülüyorsa, buradaki toplum-devlet ilişkilerinde de, farklı bir sancı var demektir. Böyle bir durumda yasak ve cazalandırmaları değil, hem toplum kesimlerinin birbiriyle hem de toplumun devletle ilişkilerini daha sağlıklı zeminlere çekme zarureti ortaya çıkar. Yani şöyle sormak haksız mı? -Neden insanlar Türklüğe veya başka bir ırka, ya da 159'da sözü edilen kurumlardan birine sövsünler? -Ya da neden aynı toplumda yaşayan, birbirine kader bağı ile bağlanan insanlar birbirine karşı kin ve düşmanlığı özendirsinler? Dediğim gibi eğer böyle bir zemin varsa bu ülkede, orada başka bir sancının üzerinde durmak lâzımdır ve belki toplum-devlet ve toplumsal kesimlerin birbiri ile ilişkisini daha sağlıklı zemine oturtacak bir "yeniden inşa" (imha değil) eylemi başlatmak lâzımdır. İşin garip tarafı, bizzat 312'nin kendisi, uygulamaları ile, toplumda kin ve düşmanlığa sebep oluyor demek bile mümkün. Mesela bir siyasetçinin şiir okuduğu için 312 kapsamına sokulması ve siyasi hayatının söndürülmesi toplumda barış iklimini mi besler? Ben, bu ülkede 312-2'ye zemin olacak ölçüde bir sosyal sınıf, ırk, din, mezhep karşıtlığının mevcut olduğuna da bu ayrımlardan yola çıkılarak kin ve düşmanlık üretilebileceğine de ihtimal vermiyorum. Hele bunun bir yazı ve bir sözle gerçekleşmesi hiç mümkün değildir. Başka başka ve çok derin provokasyonlar gereklidir bunun için ve bunu da başka yerlerde aramak lâzımdır. Ben aynı şekilde "maksatlı" olarak 159'da sözü geçen ünitelerin tahkir ve tezyifinin amaçlanacağına ihtimal vermiyorum. Hastalıklı birkaç kişi bunu yapsa bile onun da, tüm düşünce özgürlüğünü tehdit edecek bir maddeye mesnet teşkil etmemesi gerektiğini düşünüyorum. 312-159 meselesinde asıl sorun, sisteme ve uygulamalarına yönelik eleştirileri bertaraf etmek için kullanma riskinde toplanıyor. Malatya DGM'deki davamda 28 Şubat sürecinde gerçekleşen özgürlük kısıtlamalarını saymam, 312 kapsamına sokulmuştu. MGK'ya veya YAŞ'ta re'sen emekliliğe yönelik eleştirilerim de, başka davalarda 159 içinde mütalaa edildi. Eleştirileri boğarak demokrasi olmaz. Aksine eleştiri demokrasinin olmazsa olmazıdır. 312 ve 159'un mantığı değişmeden de ne mini ne de maksi ölçüde demokrasi gerçekleşmez.
|
|
|
Kültür | Spor | Yazarlar | Televizyon | Hayat | Arşiv Bilişim | Aktüel | Dizi | Röportaj | Karikatür |
© ALL RIGHTS RESERVED |