|
|
|
|
|
|
|
|
|
|
Eğer bir hukuk fakültesinin 'Ceza Hukuku' dersinde hoca, öğrencilerine 'bir faşist yasa tasarısı' kaleme alın diye bir sınav sorusu sorsa, Türk Ceza Kanunu'nun 159. ve 312. maddelerinde değişiklik yapılmasını öngören tasarının aynısını yazan muhtemelen '10' alırdı. Önceki gün Adalet Komisyonu'ndan da geçerek, önümüzdeki hafta TBMM Genel Kurulu'nda ele alınması beklenen 'Bazı Kanunlarda Değişiklik Yapılmasına Dair Kanun Tasarısı'na sinen de zaten Mussolini İtalya'sının ceza yasası ruhu ve mantığı. İşin en 'ironik' yanı, bu 'değişiklikler'in AB ile 'uyum' amacıyla yapılması. 159. ve 312. maddenin değişmiş haline bakıldığında, 'ifade özgürlüğü'nün üzerinde 'Demokles'in kılıcı' gibi sallanan söz konusu maddelerin bu hali mumla aranacak hale geliyor. Neredeyse, 'ölümü gösterip sıtmaya razı etmek' gibi bir niyetten kuşkulanmak gerekiyor. Bir konu, kuşkuya yer bırakmıyor: Tasarı bu haliyle yasalaşırsa, Türkiye'nin AB yoluna bir 'bubi tuzağı' yerleştirilmiş olacak. Yani, tasarının bu iki maddeye inhisar eden değişikliklerinin AB ile 'uyum'u değil, tersine 'uyumsuzluğu' meydana gelmiş olacak. Dikkatler nedense, 312. Madde değişikliğinin ikinci paragrafına yöneldi. İkinci paragraf şöyle: "Sosyal sınıf, ırk, din, mezhep veya bölge farklılığına dayanarak insanları birbirine karşı kamu düzenini bozma olasılığını ortaya çıkaracak bir şekilde düşmanlığa veya kin beslemeye alenen tahrik eden kimseye bir yıldan üç yıla kadar hapis cezası verilir." Burada 'can alıcı' ibare, 'kamu düzenini bozma olasılığını' sözcükleri. 'Olasılık' gibi hiçbir maddi zemini bulunmayan, tümüyle 'subjektif' bir değerlendirme, her türlü 'keyfi' yargı kararına mümkün hale getiriyor. 'İfade özgürlüğü' kavramının kapsamı genişleyeceğine, kendiliğinden ve üstelik tehlikeli biçimde daraltılmış oluyor. Dikkatler nedense 312. maddenin bu ibaresi üzerine odaklanmış diyoruz; aslında 159. maddenin değiştirilmiş halinin, ifade özgürlüğünü 'boğazlamak' açısından bundan kalır yeri yok. Okuyalım: "Türklüğü, Türk Milletini, Türkiye Devletini, Türkiye Büyük Millet Meclisini, Bakanlar Kurulunu, bakanlıkları, adliyeyi, Devletin askeri veya emniyet ve muhafaza kuvvetlerini veya bunları temsil eden bir kısmını alenen tahkir ve tezyif eden kimseye bir yıldan üç yıla kadar hapis cezası verilir. Birinci fıkrada yazılı cürümlerin işlenmesinde, tahkir ve tezyif edilen açıkça belirtilmemiş olsa bile, ona yönelik bulunduğunda tereddüt edilmeyecek bir durum varsa, tahkir ve tezyif edilen açıklanmış gibi kabul edilir." Yine inanılmaz bir 'subjektivite'yi ifade eden ve 'keyfiliği' davet ederek hukukun temel ilkelerini yerlebir eden şu dehşetengiz ikinci paragraftaki ibareyi ibret için bir kez daha okuyalım: ".. tahkir ve tezyif edilen açıkça belirtilmemiş olsa bile, ona yönelik bulunduğunda tereddüt edilmeyecek bir durum varsa…" Bu hükümlerle, Türkiye'de düşünmek, düşünceyi yazılı veya sözlü ifade etmek son derece tehlikeli bir uğraş haline geliyor. 'Kamu otoritesi' keyfine göre, toplumu 'oksijensiz' bırakabilir. İfade özgürlüğünün kullanımı, hukukun 'tehlike suçları' kavramı içine sokuluyor. Tasarının 'Madde Gerekçeleri' bölümünde, tam 'şecaat arzedilircesine' şu satırlar dikkat çekiyor: "Tehlike suçları, ifade özgürlüğünün kullanılması bakımından etrafında duraksamalara, yanlış anlamalara elverişli bir alan yaratırlar. Bu bakımdan demokratik hukuk düzenlerinde, tehlike suçu yaratmaktan olabildiğince sakınılır; ancak, teknolojinin insan yaşamına bu derecede egemen olduğu bir dönemde bireyler, tehlikelerle çevrilmiş olarak yaşadıkları için tehlike suçlarına yer vermek zorunlu olmaktadır." Şu çarpık mantığa bakın; küreselleşme çağında bireysel özgürlüklerin alanı genişletileceğine, küreselleşmenin ürünü olan 'teknolojinin insan yaşamına egemenliği'nin bireylere 'tehlike' oluşturduğuna hükmediliyor. Ve, hernekadar 'tehlike suçları, ifade özgürlüğünün kullanılması bakımından yanlış anlamalara elverişli bir alan yaratması'na gönderme yapılarak, 'bu bakımdan demokratik hukuk düzenlerinde tehlike suçu yaratmaktan olabildiğince sakınıldığı' itirafında bulunuluyorsa da, 'tehlike suçlarına yer vermek zorunluluğu' vurgulanarak; Türkiye için 'demokratik hukuk düzeni' seçimi yapılmadığı böylece itiraf ediliyor. Değişikliklerin 'faşist ruhu'nu demokratik Batı Avrupa ülkelerinden örnekler alınarak, 'meşru kılmak' yolu seçilmiş. Örneğin, Alman Ceza Kanunu'nun 130. maddesine atıf yapılıyor. Madde şöyle: "Toplumsal barışı bozmaya elverişli bir şekilde, halk gruplarını birbirinden nefret etmeye veya halk grupları aleyhine cebir ve şiddet uygulanmasına veya keyfi uygulamalar yapılmasına tahrik edenler veya halk gruplarını küçük düşürmek suretiyle insanlık onurunu ihlal edenler… Nasyonal Sosyalist (Nazi) rejim tarafından işlenmiş fiilleri, toplumsal barışı bozmaya elverişli bir şekilde, alenen…" Alman Ceza Kanunu'nun 130. maddesindeki 'maddi unsur' ve 'somutluk'a bakın ve TCK'nın 159. maddesinde yer alan 'açıkça belirtilmemiş olsa bile, ona yönelik bulunduğunda tereddüt edilmeyecek bir durum' ve 312. maddesinde yer alan 'kamu düzenini bozma olasılığını ortaya çıkaracak bir şekilde' ibarelerindeki 'muğlaklık', 'subjektiflik' ve dolayısıyla 'keyfi yorum alanının genişliği'ne bakın ve bunun nasıl 'destekleyici bir gerekçe' oluşturabileceğini düşünün. TBMM Genel Kurulu'nun ele alacağı bir 'AB ile uyum' tasarısı değil; 'Türkiye'nin demokratikleşme ufukları açısından bir utanç' tasarısıdır…
|
|
|
Kültür | Spor | Yazarlar | Televizyon | Hayat | Arşiv Bilişim | Aktüel | Dizi | Röportaj | Karikatür |
© ALL RIGHTS RESERVED |