|
|
|
|
|
|
|
|
|
|
Şu anda tanığı olduğumuz politik gelişmeler, sizde de, "Ben bu filmi görmüştüm" hissini uyandırmıyor mu? Uyandırmıyorsa, zihninizin makinasına takılı filmi 1999 seçimleri öncesine kadar geriye sarınız. Son kareden bir öncekine. Orada, ömrü iki haftayla sınırlı bir hükümet kurma girişimi vardı. Evet, Yalım Erez'in başbakanlığa atandığı dönem... Refahyol hükümetinin düşmesini getiren istifalar sürecinin en önemli ismi olan Yalım Erez, bir ara, Cumhurbaşkanı Süleyman Demirel tarafından hükümeti kurmakla görevlendirilmişti. Erez başarılı olabilseydi, şu sıralar 'solda' oluşturulmaya çalışılan ve cepheleşerek genişlemesi beklenen 'yeni parti', onun eliyle 'sağda' kurulmuş olacaktı. Siyasi partiler, dünyanın her yerinde, tanımları gereği, bir ihtiyaçtan doğarlar ve tabandan tavana doğru örgütlenirler. Bizde ise, 'parti' sözcüğü her zaman 'devlet ideolojisi' ile irtibatlıdır ve partiler olması gerekenin aksine 'tepeden aşağıya' örgütlenir. Bir tür kamu hizmetidir politika ve partiler devletin ilgi alanı içinde kabul edilir. Sadece Cumhuriyet'in ilk partisi olan Halk Fırkası değil, günümüzde de, bir çok parti, devletle göz ve dirsek teması halinde oluşmuştur. Halkı dışlayan bir anlayış bugüne kadar politik alanı etkisi altında tutmaktadır. Yalım Erez hükümetini kurmada başarılı olsaydı, o iktidardan geniş kapsamlı bir 'sağ parti' çıkartma görevi de kendisine ihale edilecekti; 28 Şubat projesini politikanın merkezine oturtacak bir parti... O zaman başarılamayan, hiç kuşkunuz olmasın aynı amaçla, aradan bir dönem geçtikten sonra bir başka platformda şimdi hayata geçirilmeye çalışılıyor. Bizde işler hep böyle yürüdüğü için kimseyi kınamaya hakkımız yok. Partilerin kurulması da kapatılması da devletin kararıyla olur bizde; tıpkı, kime politika yapma izni verilip kimin önünün siyasi yasakla kesileceğine karar verilmesi gibi... Böyle olduğu için de, partiler, kendilerini birebir ilişkide bulundukları halka karşı sorumlu hissetmek yerine, esas karar odağını göz ucuyla kerteriz etmeyi tercih ederler... Yeni oluşumun temel ilkelerinin ilân edildiği önceki günkü basın toplantısında, 'sözcü' ve muhtemel 'lider' konumundaki gazeteci kökenli İsmail Cem'in, Gazeteciler Cemiyeti binasında düzenlediği basın toplantısında basın mensuplarına soru sorma izni vermemesi, Türkiye'deki 'politik gerçek' ile yakından ilgili. Cem ve yeni oluşumcular, ilk mesajı, 'halka' değil, istediği taktirde önlerini kesebileceğini bildikleri 'güç odaklarına' vermeyi yeğlediler. Basın toplantısının 'soru-cevap' faslı olmaksızın yapılması, verilen mesajın daha iyi anlaşılmasına yarayacak cevapların 'halk' ile aralarını açabileceği endişesinin sonucu... 28 Şubat ilişkisi yalnızca şimdi oluşturulmaya çalışılan partiye özel bir durum değil. Dar alanda, sınırlı ve halksız politikayı zorlayan sürecin adıdır 28 Şubat ve bu anlamda hemen her partiyi sürekli etkisi altında tutmaktadır. 28 Şubat 1997 tarihinden çok önce kurulmuş partiler de, daha yenileri gibi, bu anlamda "28 Şubatçı" olabilirler... Bugün devâsâ sorunlar altında ezilen ve kendileri nâmına çözüm üreten politik kurumlarından mahrum insanlar, hangisi işbaşına gelirse gelsin, halkla irtibatsız çıkarların hizmetindeki partiler kıskacında kaldıklarının fena halde farkındalar. Mevlana'nın "Şimdi yeni şeyler söylemek lâzım" sözlerini, politika alanına taşıdığımızda, "Bugüne kadar olduğundan çok farklı, politikanın eksenini bütünüyle değiştirecek, halkla bütünleşmeyi getirecek yeni bir politik söylem" niyeti olarak tercüme etmek gerekiyor. 'Yeni oluşum', işte bu bakımdan yeni değil ve kuruluş serüveninin, izleyende, "Ben bu filmi daha önce görmüştüm" hissini uyandırması da bundan... İllâ kuruluş tarihi itibariyle 'yeni' olması gerekmiyor; Türkiye'de ihtiyacı duyulan, partilerin kendilerini demokratik ülkelerdeki 'eski değerler' ile buluşturacak 'yeni bir söylem' benimsemeleridir. "Halksız politika olmaz" diye haykırmayı, bakalım ilk hangi parti akıl edecek?
|
|
|
Kültür | Spor | Yazarlar | Televizyon | Hayat | Arşiv Bilişim | Aktüel | Dizi | Röportaj | Karikatür |
© ALL RIGHTS RESERVED |