|
|
|
|
|
|
|
|
|
|
Karanlık bir meçhule doğru sürükleniyoruz, vücutlarımız ruhsuz gövdeler gibi sallanıyor şiirin bizi terkettiği dünyanın bu tatsız tuzsuz kıyılarında... Her şey o kadar anlamsız, hayat o kadar bayat ki, fena halde canımız sıkılıyor. Neredeyse bütün günümüzü iki zavallı ihtiyarın "iktidar hesapları" ve "seri sonu kurtarıcıların" Ankara oyunları dolduruyor. Hesaplar, entrikalar, hayatın gerçekten bize ait olan en taze alanlarına yaşama şansı vermeksizin, tek koldan ilerliyor. Hoyrat ve mütehakkim... Cehennemi bir zamanın sesini duya duya, aşksız ve şiirsiz akarken meçhul bir finale doğru gidiyoruz... Hayatı sadece "küresel yalanlar"dan ibaret zannedenler, zamanın yakıp yıkarak geçen nehirlerinin kıyısında biraz ihanet, biraz da zevkle izliyorlar hayatın ölüm dansını... Her şeye rağmen biz, şiirin kollarında yıldızlara yazı yazmaya çalışıyoruz, cazın efsane isimlerinin ezgilerinde mavi bir yolculuğa çıkıyoruz. Yıldızların altında bir caz gecesinin en uzun rüyası, sihirli bir sıvı gibi dağılıyor Boğaz'ın kollarında... Dünyanın bütün sesleri sanki İstanbul'un kılığına giriveriyor. Tıpkı havuzun içindeki paralar gibi ışıl ışıl, meleklerin akıttığı sular gibi şıkır şıkır. Roy Haynes'den Herbie Hancock'a, Kenny Garrett'ten Jan Garbarek'e bütün sanatçılar gamlı birer kısa film şeridi gibi geçiyorlar yıldızların altından... Piyanonun tuşlarına dokunuşlarında, saksafondan yükselen ezgilerle çığlık çığlığa geceye dalışlarında başka bir İstanbul var, durup bekleyişlerinde başka bir şey... Cazın iki devi Miles Davis ve John Coltrane anısına verilen konserde Herbie Hancock, Michael Brecker ve Roy Hargrove gibi ustalar, cazın özgürlük meşalesiyle büyülü bir fenerin ucunda bizi kimsesizliğimizden koparıp başka bir dünyanın baharına taşıdılar. Davis ve Coltrane için caz, bazen iç dünyanın derinlerine yollanan bir mesaj, bazen de gündelik hayata bir yolculuktur... İki ustanın anısına düzenlenen cazın muhteşem gecesinde, benliğimizin uzak düş ülkelerine yolculuğa çıktık... Yalın tonu ve dünyanın her köşesinden sesleri, tecrübeleri ve tarzları harmanlayan teknik ustalığıyla Jan Garbarek, İstanbul'un ortasından bir caz ırmağı gibi akıp geçti. Samimi, saf ve bazen de yakıcı ezgilerle boyadı yıldızları. Rafine melodilerle bir yaz gecesi rüyası gibi kanatlanarak uçup gitti İstanbul... Hayatımızın "küçük hesaplar"ın ağına kıstırıldığı bir dünyada, bir gecelik bir rüya bile olsa uzaklarda bir yerlerde, cazın açık denizlerinde farklı bir hayatın olduğunu bilerek yaşadık. Uzak düş ülkelerinden yıldızlara el salladık, hayallerimizi ve özgürlüğümüzü maviye boyadık...
|
|
|
Kültür | Spor | Yazarlar | Televizyon | Hayat | Arşiv Bilişim | Aktüel | Dizi | Röportaj | Karikatür |
© ALL RIGHTS RESERVED |