T ü r k i y e ' n i n   B i r i k i m i

Y A Z A R L A R
AB yolunda son raund...
Sarsma ve indirme!

Kopenhag - Avrupa Birliği, yarın akşam Türkiye'ye hangi sınırlar dahilinde ve hangi perspektife dayalı bir söz söyleyecek, bu son ana kadar belli değil ama bir şey kesinleşmiş görünüyor. Son bir ayda yaşanan diplomatik trafik olmasaydı zirvenin sonucu için bu saatte şimdi olduğu kadar merak içinde olmayacaktık. Diplomasi, daha doğrusu pres ve yakın markaj uzun yıllar sonra ilk kez bu kadar belirgin bir şekilde Türk dış politikası üzerinde tayin edici etki yaratıyor. Türkiye'ye verilecek tarihin ya da söylenecek sözün son ana kadar sarkması ve hassas dengeler üzerinde göstergesi gibi inip çıkması da bunu gösteriyor. Hatta Simitis ve Berlusconi gibi liderlerin pozitif ötesi yaklaşımları da...

Yunanistan'ın, Kıbrıs sorunundan bağımsız bakıldığında AB konusunda verilebilecek en geniş desteği deklere ettiği bir gerçektir. Simitis, Erdoğan ve Gül ile yaptığı heyecanlı görüşmenin ardından Türkiye'nin 2004 ititbariyle birlik içinde yer almasını istediklerini söyledi. Hemen ardından da Gül, ''2003'ü tercih ederiz'' dedi. Bu cümledeki rahatlık Ankara'nın elinin son bir ayda ne kadar güçlendiğini gösteriyor. Önce, Almanya gibi birliğin lokomotifi olan bir muhataba ''şartlı da olsa'' 2005 tarihini telaffuz ettirtmek ardından da son ana kadar bu takvimi daha da elverişli bir tarihe çekebilme potansiyelini korumak yabana atılacak bir gelişme değildir.

Şurası da belli ki, Kopenhag kriterleri Türkiye'nin muhtemel üyeliğinin önündeki engel olmaktan çıkmıştır. Ve eğer uygulamayla ilgili itirazlar ileri sürülecekse de bu da yakın bir gelecekte müzakerelerin önünde bir engel olmaktan çıkıyor. Özellikle, Meclis'in ard arda iki paketi kabul etmesi Avrupa içindeki ayak sürüme ve direnci kırmış görünüyor. Özetle, Türkiye'nin Kopenhag Kriterleri'yle sorunu Kopenhag Zirvesi ile noktalanıyor. Başbakan Gül de bu konuyu, ''geride kalan bazı sorunlar da birlik içinde hallolur'' diyerek özetlemiş oluyor. Gül'ün bu sözünde Kıbrıs sorununun etki gücğ de saklıdır. Ve AB konusunda kritık eşik de hâlâ bu sorunun üzerinde aşılmayı beklemektedir. Zaten bu yüzden Kopenhag'ta, bir köşede Kıbrıs'ı temsilen gelen Tahsin Ertuğruloğlu, bir başka köşede İngiliz diplomatlar bir son dakika golü için ya da o golü yememek için hazır beklemektedirler.

Gerçi, Kıbrıs'ın üyelik konusundaki belirleyici etkisi tek olarak ''imzala Annan Planı'nı, al müzakere tarihini'' formülüne sığmıyor. Kıbrıs'ın AB ile ilişkilerimiz üzerindeki belirleyiciliği tek faktör olarak kabul edilemez. Yani, Ankara Annan Planı'nın imzalanması için Denktaş'a ya da temsilcisine baskı yapsa bile, bunu akşam geç saatlerde tarih alabilmenin bir garantisi olarak yorumlamak yanlış olabilir, Çünkü, Kıbrıs engeli bazı birlik üyeleri tarafından nihayet sağlam bir mazeretten başka bir şey değildir. Birliğin yarıdan fazlası için Kıbrıs, AB'nin bir önceliği olmaktan çok iki komşu arasındaki didişmeden ibarettir. Böyle düşünenler için asıl engel hâlâ Türkiye'nin dini yapısı ve kültüründen kaynaklanmaktadır.

Ancak, neyse ki bu anlayışın diplomatik bir karşılığı bulunmuyor.

Çünkü zirvede diplomasi daha gerçekçi ve somut materyaller etafında şekilleniyor. İkili görüşmeler ya da telefon trafiğinin gücü herşeyi bastırıyor. Özellikle bugün, Erdoğan ve Gül'ün Schröder ve Chirac ile yapacakları görüşme tam anlamıyla kader anı özelliği taşıyor. Bu noktada, 15 üye ülkeden tamamına yakın bölümünün Türkiye'ye olumlu yaklaşıyor olması Almanya ve Fransa'yı da köşeye sıkıştırıyor. Erdoğan ve Gül, doğal olarak bugün masaya iki liderin bu konumunu da sürerek, son darbeyi indirmeyi hedefliyorlar.

Bu darbe, Türkiye'nin alacağı ya da yönlendirileceği takvimi netleştirecektir. Yani!... Yani, ya Alman-Fransız ortak planına göre ''2004 sonunda duruma bakılmak şartıyla 2005'te tarih verilmesi'' ya da daha erken tarihli bir formül üretilmesi ki, son ana kadar bu ikinci seçenek üzerinde yoğunlaşılacağı konusunda şüphe bulunmuyor. ABD Başkanı Bush'un da katıldığı AB diplomasisi son 24 saatte Türkiye için tatmin edici bir formül arıyor. Düne kadar ''şartlı 2005'i de öpüp başınıza koyun'' yaklaşımında ısrar eden Avrupalılar bile durumu anlamakta zorlanıyor. Bunda sadece, ABD adına Türkiye'ye ağabeylik yapan Blair'in olumlu tutumunun değil, dün sadece ülkesi için değil, Belçika, İspanya, İngitere, Portekiz ve Yunanistan adına da Türkiye lehine tavır açıklayan İtalya Başbakanı Berlusconi'nin son çıkışının da etkisi büyük olacaktır. Berlusconi, tam üyelik müzakereleri için 2004'te tarih verilmesi gerektiğini ilan ederek bugün yapılacak dörtlü zirveyi Ankara lehine tahkim ederek önemli bir diplomasi atraksiyonu gerçekleştirdi.

Şu halde, mevcut tabloyu iki ayrı cümleyle özetlemek mümkündür.

Birincisi... Zirveden Türkiye'ye söylenecek şey en kötü ihtimalle ''şartlı 2005'' ile Ankara'nın 2003 çıtası arasında umut verici bir takvim olacaktır.

İkincisi.... Ard arda savrulan yumruklar AB içindeki Türkiye karşıtı gücü sarsmıştır. Ankara, en geç Selanik Zirvesi'nde bu gücün direncini kırmayı ve sarstığı rakibi yere indirmeyi başaracaktır.


13 Aralık 2002
Cuma
 
MUSTAFA KARAALİOĞLU


Künye
Temsilcilikler
ReklamTarifesi
AboneFormu
MesajFormu

Ana Sayfa | Gündem | Politika | Ekonomi | Dünya
Kültür | Spor | Yazarlar | Televizyon | Hayat| Arşiv
Bilişim
| Dizi | Röportaj | Karikatür
Bu sitede yayınlanan tüm materyalin HER HAKKI MAHFUZDUR. Kaynak gösterilmeden çoğaltılamaz.
© ALL RIGHTS RESERVED