|
|
|
|
|
|
|
|
|
|
Bu safhadan sonra, AB üyeleri, Türkiye'yi içine almış veya almamış pek önemli değil. Yeter ki, Puvatya Savaşı, Şarlken veya Haçlı Seferleri'ni gündeme getirip, Belgrad'ın fethi, Viyana'nın kuşatılması ile, Lozan Anlaşması gibi, tarihin derinliklerinde kalması gereken konuları gündeme getirmesinler... Çünkü biz şimdiye kadar, "gerileme devri" denen asırlarda savaş alanında kazandıklarımızı hep masa başında kaybettik! Bu sefer, savaş yoktu. Ekonomik ve sosyal alanda, bir takım siyasal bağnazlıkları kırıp, Avrupa ile "entegre" olmanın mücadelesini 40 yıldan fazladır veriyorduk. Bunun öncüsü, sürekli "yüzünü Batı'ya çeviren"ler olmuştu. Amma bir adım ileri gidemeden "sandık mahkûmu" oldular. Zira Batı'ya endeksli bir "yüz elli yıllık dış siyaset"ten bir türlü sıyrılıp gereken haricî "dinamizm" gösterilemedi. Bizim iktidar çevreleri, içteki muhalefeti "içine sindirememe" gibi bir "garabet" içinde yalpa vurup dururken, dışardakiler de bu "içe dönük bağnazları" bir türlü eşit şartlar içinde, kendine muhatap kabul edemiyordu. İşte size, Kopenhag Zirvesi'nde Türkiye'nin son üç ayda aldığı mesafe. Üçlü iktidar, üç buçuk yılda -daha geriye gitmeye gerek yok- sürekli yerinde saydı. Hiç kimse dışarda hükûmetin başbakanını, başbakan yardımcılarını kaale almadı!.. Amma, ayakları altındaki toprağın kayıp gittiğini fark edenler hemen "siyasî oyunlar"a girip, AK Parti'nin liderine ve öncü kadrolarına karşı Batı'ya yaranmak için, en olmadık iftira ve juranlere baş vurmaktan da geri durmayan bir "gericilik politikası" uyguladılar. Koca bir Avrupa, bütün spekülasyon ve ajitasyonlara rağmen, bir-iki aydır, sürekli Türkiye'nin gündemi ile uğraşıp duruyor!.. Bunun sebebi ve hikmeti neydi? Bu; Türk halkının, TC vatandaşlarının bu son seçimlerde yaptığı siyasal tercihle bir anlam kazandı. Yıllarca bir nesli, özgün siyaset yapan bir kuşağı, sürekli bir baskı ile, "yobaz, gerici, çağdışı ve bağnaz" olarak niteleyenler, bir aylık bir siyasî çalışma ile, heba olup gittiler! Ve giderek, halkın içinden, halkla beraber ve halkın umudu olarak iktidar mevkiine gelenler, "İnadına Başbakan" diyerek, milyonlarca insanın oyunu, "iktidar yapmak onuru" ile, "Halkın Başbakanı"nı fiili olarak TBMM'nin içine taşımak gibi bir çaba içinde oldular. Bundan ötürüdür ki, Teksaslı "Amigo" ve "Kasımpaşalı Rambo"nun bir araya gelişi ile, dünya yeni bir "siyasal protokol"le tanışmış oldu. Bir tarafta ABD'nin genelinde Demokratlar'ın üç yüz bin oy fazlası olmasına rağmen, 20-25 fazla senatör alarak, ABD'nin "Cumhuriyetçi" kökenli başkanı ile, AK Parti'yi iktidara taşıdığı halde, kendisi "seçmenin yanında seçilemeyen" bir lider olarak, ilk adımını Avrupa'ya ve ardından da ABD'ye yapan bir "Tayyip Erdoğan gerçeği" hem Türkiye'yi gündeme getirmiş ve hem de iki kıta arasında bir "hoş-amedi" ile yüzyüze gelmeyi çabuklaştırmıştır. Onun içindir ki, herkes istediği gibi yorum yapsın, en iyisini AK Parti'yi iktidara taşıyan seçmen yapmıştır. Artık bundan sonra devekuşu politikası yok, herkes aydın yüzlü, her şey şeffaf bir halde, hem millet ve hem de dünya önünde tartışılıp dursun, derken, Tanzimat'tan beri sürüp gelen Batı'ya endeksli politika, şimdiden sonra Ankara'dan izlenecektir... Bu bakımdan, Türkiye'nin kırk yılda yapamadığını, kırk günden beri yaptığı çalışmalarla, CHP de dahil, AK Parti iktidarı, nasıl bir Türkiye'yi devralıp, nasıl bir parlamenter demokrasi gerektiğini, çıkardıkları kanunlarla herkese göstermiş oldular!.. Ayrıca, ABD'de varlığını sürdüren, Demokratlar'la, Cumhuriyetçiler'in göstergesi, bizim parlamentoda da gereken yapılanmaya bir ölçü... Amma tek farkla bizde "Cumhuriyetçiler" muhalefette, "Muhafazakâr Demokratlar" ise iktidarda... Bunu hiçbir zaman Avrupalılar ile AB'ne vücut veren ülkeler akıldan çıkarmasınlar. Şu anda, AB için "zirve"den Türkiye için umutlu veya inşirah verici bir tarih ve plan çıkmayabilir, amma Türkiye'de kendine özgün hayat tarzı ile, yasaları demokratik hale getirir, sosyal barışı sağlar, milleti ile bölünmez bir bütün olarak, ekonomiyi düzeltir, herkese refah payından dağıtıp, bölüşümcü ve çoğulcu bir yapıda, gereken dinamizmi sağlamış olacak bir iktidar var. Onların liderine, ABD Başkanı, "Ben Allah'a inanıyorum, siz de inanıyorsunuz. Ben dindarım, siz de öyle!" dedikten sonra, artık bu AB zirvesinde, masa etrafında toplananlara, bir "Kazak sofrası duası" ile yaklaşmak gerektiğine inanıyoruz. Kazaklar, misafirlik sırasında misafir ya da "aksakal" tarafından sofra için, bir güzel dilek söylenir. Buna "Bata" denir: "Allah yardımcınız olsun. Hızır destekçiniz olsun. Daima neşeli, sevinçli ol. Büyük işte başarılı ol. Mutlu günlerin içinde ol. Merhametin ışığı ol. Birliğin savunucusu ol, dürüstlüğün muskası ol. Tüm milletin sevimlisi ol!" "Bunun gibi iyi dilekler, birisinin evlendiğinde, birisinin çocuğu olduğunda... Birisi büyük bir iş başardığında söylenir." (Prof. Dr. Zeyneş İsmail, Kazak Türkleri, sh: 456, Ankara-2002) Herkesin kendini hesap vermekle yükümlü hissettiği böyle "mutlu günler"de, bu milletin rüyadan duaya kavuştuğunu hissetmekle bahtiyarız!..
|
|
|
Kültür | Spor | Yazarlar | Televizyon | Hayat| Arşiv Bilişim | Dizi | Röportaj | Karikatür |
© ALL RIGHTS RESERVED |