AYDINLIK TÜRKİYE'NİN HABERCİSİ
Albaraka Türk

Y A Z A R L A R
İslâmcılık: hususiyetlerin değil, hassasiyetlerin temsilcisi

Kişinin bir dini, bir düşünce biçimini seçmesi, dünyayı o dinin ve düşünce biçiminin mümkün kıldığı bir duruşun imkânlarıyla kavraması ve tabiatıyla bu kavrayışa istinaden hayatını düzenlemesi kadar, bu kavrayışın başkalarınca paylaşılmasını, yaşanılmasını istemesi de o kadar tabiidir. Hele hele bu din, bu düşünce biçimi, kişinin içinde yaşadığı toplumun bütün noktalarına sirayet etmiş, hukuktan siyasete, ahlâktan iktisada, edebiyattan sanata, düşünceden dile varıncaya değin o toplumu bir medeniyet dairesinin mensubu, hatta mümessili kılacak derecede bir "varlık sebebi" haline gelmiş ise, kişi artık kendi mevcudiyetini mensubu bulunduğu bu dinin mevcudiyetinin zorunlu bir sonucu olarak görür. Hayatı anlamlı kılan sebep ve dayanaklar ortadan kalktığında kişinin nefes alması ister istemez zorlaşır, hatta imkânsız hâle gelir.

Bir milletin varlık sebebinin ortadan kalkması, o milleti millet yapan unsurların ortadan kalkması demektir ki bu durumda o topluluk 'millet' vasfını kaybeder, 'sürü' niteliği kazanır. Sürüler ise devlet de kuramazlar, bir devleti idare ve muhafaza da edemezler. O halde sadece milletin bir devlete değil, devletin de bir millete ihtiyacı vardır.

Devletin bekası milletin bekasına, milletin bekası ise kendisini millet haline getiren değerlerin muhafazasına bağlıdır. Bu değerler aşınır ve millet hususiyetlerini kaybetmeye başlarsa, bir süre sonra kaçınılmaz olarak hassasiyetlerini de yitirir.

İslâmcılık hususiyetlerin değil, hassasiyetlerin canlandırılması amacıyla varlık/siyaset sahnesine çıkarıldı. Siyasî merkezin milleti ayakta tutacak değerlerin muhafaza ve takviye edilmesi halinde ancak devletin (imparatorluğun) ayakta kalabileceğine dair inancı zayıflamıştı. Toplum içinde birtakım hassasiyetlerin canlı tutulabilmesi için toplumsal hususiyetlere vurgu yapılması gerekiyordu, hepsi bu kadar. İslâmcılar da işbu hususiyetlerin mümessilleri arasından seçildiler. Seçilenlerin bir kısmı, doğal olarak bütün kavganın hususiyetlerin muhafazası için olduğuna inanıyordu. Fakat bütün yaptıkları hususiyetleri zayıflatmaktan, buna mukabil hassasiyetleri olabildiğince canlandırmaktan öteye gitmedi.

Millî Mücadele'nin başarısı, milletin sahip olduğu hususiyetlerin bir neticesidir. Çünkü Millî Mücadele'nin yürütülmesini mümkün kılan millî hassasiyet işbu millî hususiyetlere istinaden canlı tutulabilmiş, İslâmına, Müslümanlığına sahip çıkan millet devlete de, vatana da sahip çıkabilmiş idi.

Fakat bir kere siyasî şartlar değişmişti. Devletin muhafazası, milletin değil sadece bazı hususiyetlerinin muhafaza edilmesini, hassasiyetlerinin de terkedilmesini gerektirdi. Bunun üzerine siyasî merkez, alelacele devletin hem hususiyetlerinden, hem hassasiyetlerinden vazgeçti ve sonra millete de yeni hassasiyetlere uygun hususiyetler kazandırmak için tedbirler almaya başladı. Korunması gerekenler, devletin bekası için "terkedilmesi gerekenler" haline gelmişti.

II. Dünya Harbi'nden sonra uluslararası koşullar öncesinden çok farklı bir durum ortaya çıkarınca, siyasî merkez ittifakları gereği bazı hassasiyetlerin canlı tutulmasına ihtiyaç duydu ve ister istemez 'hususiyetler' üzerindeki baskısını önce azalttı, sonra iyiden iyiye kaldırdı. Hususiyetlerin üzerindeki baskı kalkınca, arzu edilen hassasiyetler de kendiliğinden zuhur etti. "Söz Milletin" sloganı işbu 10 yıllık devrin bir gereği idi. Uluslararası konjonktür fazlasına izin vermedi. Bütün maksad gerçekte hususiyetlerin değil, sadece hassasiyetlerin canlandırılmasından ibaret olduğundan, devrin İslâmcıları da umumiyetle bu işe yaradılar.

1980 sonrasında ikinci kez -sözümona- sözün millete verilmesi, yine uluslararası bir taleb neticesinde bazı toplumsal hassasiyetlerinin canlandırılmasına matuftu. Bu hassasiyetlerin canlanmasına ihtiyaç duyanlar, ancak hususiyetlerin zayıflatılması şartıyla İslâmcılara yol verdiler ve gerçekten istedikleri de oldu: Dinî/İslâmî hassasiyetler arttı ve fakat buna mukabil İslâmî hususiyetler acımasızca tahrib edildi. İslâmcıların İslâmî hususiyetleri tahkim edecek kimseler arasından değil, sadece bu hassasiyetleri yansıtma kabiliyeti olanlar arasından seçilmelerinin en önemli nedeni budur. Esas olan görünüştü.

Bugün İslâmcılık deyince, niçin akla 'muhteva' yerine birtakım semboller ve sloganlar geldiği düşünülmelidir. Kendimizi hiç kandırmadan, İslâmcılığın nasıl olup da hususiyetleri olanların değil, hassasiyetleri olanların markası haline geldiğini ve bu söylemin niçin 'hususiyetleri' zayıflatmak adına salt 'hassasiyetler' üzerinden söylem üretmeyi benimsediğini tartışmak zorundayız.

İslâm bu ülkenin insanlarına birtakım hususiyetler kazandırmış ve bu hususiyetler de birtakım hassasiyetlerin oluşmasını sağlamış iken, İslâmcılığın "İslâmî hususiyetler" yerine sadece "İslâmî hassasiyetler" üzerinden söylem üretmesi yadırganacak bir hâl değil de nedir?

Akl-ı selim sahibi her mümin, hususiyetlerin tahribiyle sonuçlanan hassasiyet gösterilerinden kuşkulanmak hakkını kullanmalıdır; zira bu kuşku, kişinin kendi inançlarını ciddiye almaya başladığının ilk göstergesidir.


21 Eylül 2003
Pazar
 
DÜCANE CÜNDİOĞLU


Künye
Temsilcilikler
Abone Formu
Mesaj Formu

Ana Sayfa | Gündem | Politika | Ekonomi | Dünya
Kültür | Spor | Yazarlar | Televizyon | Hayat | Arşiv
Bilişim
| Dizi | Karikatür | Çocuk
Bu sitede yayınlanan tüm materyalin HER HAKKI MAHFUZDUR. Kaynak gösterilmeden çoğaltılamaz.
© ALL RIGHTS RESERVED