|
|
|
|
|
|
|
|
|
|
DSP'nin "Kurultay"ını merak eden var mı? DSP, Başbakan'ın partisi. Ama Türkiye'nin en büyük partisi değil. Partinin geleceği yok. Olmadığı, bu yıl 76 yaşını dolduracak olan ve bir daha bir seçim göreceği pek kuşkulu bulunan Başbakan'ın, partiyi kimseye "emanet etmeye yanaşmadığı"ndan belli. Garip olan, hiçbir kişinin "DSP'nin iki numarası" olarak temayüz etmemesi. Hüsamettin Özkan, DSP'nin "iki numarası" sayılmaz. O, "DSP'nin Rasputin'i" ve "Ecevit'in gölgesi". Ecevit olmayacaksa, o da olmayacak. Ecevit yoksa, o da yok. "DSP tabanı"nın üçte birini kontrol ettiği söyleniyor. Ne önemi var? Şu anda, herhangi bir kamuoyu yoklamasında, DSP, "baraj"ın o kadar uzağında ki, bir seçim halinde Parlamento'ya girebilmesi imkansız. Bu kadar küçülmüş ve halktan kopmuş bir partinin tabanının -DSP'nin tabanı ne demek ise- üçte birine hükmetseniz ne olacak; hükmetmeseniz ne olacak… DSP'nin ne "iktidar geleceği" ve ne de Bülent Ecevit sonrası "örgütsel geleceği" olmamakla birlikte, olduğunu sanıp, kendilerini Ecevit'in yerine hazırlamayı aklından geçirenler var. Böyle bir heves ve niyet için Rahşan Ecevit'ten "vize" alabileceği düşünülen ilk isim Devlet Bakanı Şükrü Sina Gürel. Aynı şansa sahip olmayan ama "Kıbrıs şahini" Devlet Bakanı'na kendisini rakip olarak görüp Kıbrıs sorununda "şahinlik" üzerinden politika yapmayı esas alan ve "DSP liderliği" gibi bir ham hayalin peşine düşen bir başkası ise Dışişleri Bakanı İsmail Cem. Geçen hafta Kıbrıs'ta ettiği akıl almaz sözleri, dikkatli gözlemciler; DSP Kurultayı ile, daha doğrusu "Ecevit sonrası" hesaplara ilişkin ve Şükrü Sina Gürel ile "gizli rekabeti"yle irtibatlandırdılar. İsmail Cem, Rahşan Ecevit ile oynama şansı olmadığı için, "medya gazı" ile yol almayı tasarladığını pek belli ediyor. O yüzden, bir Dışişleri Bakanı ciddiyeti ile bağdaşmayacak tarzda, geçen hafta Kıbrıs'ta yaptığı türden muazzam "siyasi hasar"a yol açıyor. Türkiye'nin başdöndürücü kaotik gündemi içinde, Cem'in verdiği hasar kamuoyunun gözünden belki kaçtı ama dünyanın birçok başkentinde dikkatle not edildi. Dışişleri Bakanı'nın siyasi ihtirasları, Dışişleri Bakanı sıfatının sahip olması gereken ciddiyetin önüne geçse de, dış dünya "Türkiye Dışişleri Bakanı" sıfatını, bu sıfatı taşıyan kişiye rağmen ciddiye aldığı için, Türk dış politikasındaki "Kıbrıs hasarı" kayda geçti. İsmail Cem, Lefkoşa'da Rauf Denktaş'ı yanına alarak yaptığı basın toplantısında Avrupa Birliği'ne yönelik tehditler savurdu. Eğer Rum Yönetimi, Kıbrıs'ı temsilen AB üyeliğine kabul edilirse, bunun Rumlar hesabına bir "Pirhus zaferi olacağını, Türkiye'nin tepkisinin sınırlarının olmayacağını, böyle bir durumdan ilgili tüm tarafların zarar göreceğini ve Türkler'in ve Rumlar'ın acılar çekeceğini" söyledi. Niçin? DSP Kurultayı hesaplarıyla "şahinlik" taslamak için mi? Eğer böyleyse, dış politikayı parti hesapları için kullanmak gibi affedilmez bir sorumsuzluk sözkonusudur. Bunun, Kemal Derviş'in işaret ettiği "ekonominin siyasi amaçlarla kullanılmaması" ilkesinden farklı olmadığını görmek gerekir. Yok eğer bu söyledikleri Türkiye'nin "Kıbrıs politikası" ise, Türkiye'ye ve Kıbrıs Türk halkına bundan daha zarar verecek bir tutum olamaz. Helsinki 1999'da Türkiye, AB aday üyeliğine kabul edildiği vakit, Helsinki kararlarını kabul etmiş olmuştu. Bu kararlarda, Kıbrıs sorunu kastedilerek, "sınır sorunlarının BM ilkeleri çerçevesinde çözülmesi için azami çaba sarfedilmesi gerektiğine" işaret edilmiş ve bu yolla sonuca varılmaması halinde "ihtilaflı taraflar"a "Uluslararası Adalet Divanı'na başvurma yolu" gösterilmiş ve "en geç 2004 sonuna kadar sonuç alınması" belirlenmişti. 2004, AB'nin "genişleme"sini gerçekleştirmeyi tasarladığı tarih ve Kıbrıs'ın, o tarihte AB'ye gireceği kesin gibi. Dolayısıyla, o tarihe kadar sorunun çözülmesi bekleniyor ve teşvik ediliyor. Ya çözülmezse? Çözümsüzlük, AB üyeliğine engel olmayacak. Helsinki kararlarının 9(b) paragrafı, bunu hükme bağlıyor. Şöyle: "Konsey, bir siyasi çözümün Kıbrıs'ın Avrupa Birliği'ne katılmasını kolaylaştıracağının altını çizer. Katılım müzakerelerinin tamamlanması halinde hali bir çözüme ulaşılmamışsa, Konsey'in katılıma ilişkin kararı, bunu bir ön şart olarak değerlendirmeden verilecektir. Konsey bu kararı verirken, tüm ilgili faktörleri gözönünde tutacaktır." Denktaş, bir siyasi çözüm amaçlı gayret göstermekten vazgeçti. Görüşme masasını terketti. Türkiye, yıllarca savunduğu ve uluslararası sistemin artık bir "çözüm parametresi" olarak kabul ettiği "iki kesimli, iki toplumlu federal Kıbrıs" formülünü bir yana bırakıp, kabulü gerçekçi ve mümkün olmayan "iki bağımsız devletten oluşan konfederal Kıbrıs"ı İsmail Cem'in vurgulamalarıyla dayatıyor. Böyle yaparak, Rum Yönetimi'ni adım adım AB'ye yaklaştırıyor; Kıbrıs Türk halkını ise kendinden uzaklaştırıp Kıbrıs Rum Yönetimi'ne. Kıbrıs Türkleri'nin genç kuşakları Ada'yı terkediyorlar. "Beyin göçü", KKTC Eğitim Bakanlığı verilerine göre, 1998'de yüzde 20, 1999'-da yüzde 25 iken 2000'de yüzde 30. Türkiye'nin KKTC'ye "kriz ihracatı"ndan sonra, kimbilir yüzde kaça tırmanacak… Bu politikanın son varacağı nokta, İsmail Cem'in AB'ye posta koyması. Üstelik, "ekonomik kriz"den çıkabilmek için, Batı'da taze para aranırken… Ulusal çıkarlara zararlı böyle bir politikanın tek tesellisi, DSP ile birlikte, böyle bir İsmail Cem'in de Türkiye'de siyasi geleceğinin bulunmaması…
|
|
|
Kültür | Spor | Yazarlar | Televizyon | Hayat | Arşiv Bilişim | Aktüel | İzlenim | Dizi | Röportaj | Karikatür |
© ALL RIGHTS RESERVED |