AYDINLIK TÜRKİYE'NİN HABERCİSİ

Y A Z A R L A R
Sıkıntının naif şairi: Nuri Bilge Ceylan

Son yıllarda çekilen az sayıdaki filme rağmen, Eşkiya, Ağır Roman, Güle Güle, Propaganda, Vizontele gibi gişe başarısı elde eden bir kaç filmle ulusal alanda prestij kazanan, kendi izleyicisiyle -sınırlı da olsa- buluşmayı başaran Türk Sineması, Fehmi Yaşar, Zeki Demirkubuz, Reha Erdem, Handan İpekçi, Ferzan Özpetek, Nuri Bilge Ceylan gibi yenilikçi genç kuşak yönetmenler sayesinde uluslararası arenada adından söz ettiriyor.

Nuri Bilge Ceylan'ın dünyanın en görkemli sinema festivallerinden biri olan Cannes Film Festivali'nden alnının akıyla ve koltuğunun altında ödüllerle dönmesi, özelde kendi sineması, genelde Türk sineması için haklı ve güçlü bir umut taşıyor. Şu an İstanbul'da ancak bir kaç salonda gösterilen, ödüllerine rağmen ne yazık ki son derece az sayıdaki seyircinin rağbet gösterdiği Uzak, tercihini entrikadan, aksiyondan, klişelerden yana değil de katıksız sanattan yana yapanları arı duru bir anlatımın coşkulu diliyle karşılıyor.

Görüntü yaratma ustası Nuri Bilge Ceylan, filmlerinde şiire yakın bir dil tutturuyor. Sinemanın bilindik klişelerinin hiç birine el sürmeden, hayatın içindeki bilindik durumları dolaysız, abartısız, süzgeçsiz aktarıyor. Afilli konuları, olayları değil durumları naif bir dille resmeden, yalın bir dil ve estetik bütünlük taşıyan sinemasal anlatımı önceleyen yönetmen, her filminde cazibeli bir melankoli şiiri yazıyor. Kahramanı olmadığı gibi anti-kahramanı da olmayan filmlerinde gösterdiği durumlara tarafsız bir gözle ayna tutuyor. İlişkisizlik hali, yalnızlık durumu, yoksunluk ve anlamsızlık duygusu ile kendi ruhuna ve hayata dokunamamanın acısıyla kıvranan kahramanlarını olağanüstü başarılı bir dille evrensel bir boyuta taşıyor. Filmlerin ortak örgüsünü, karakterlerinden mekan kullanımına, diyaloglarından mekanlar değişse de varlığı değişmeyen sıkıntıya varana kadar son derece yerel bir anlatımla bu coğrafyaya bağlıyor.

Uzun metraja, kırsaldaki sıkışmışlığı anlattığı Kasaba'yla başlayan, taşra sıkıntısını içerdiği 'humor' duygusuyla birlikte şiirleştirdiği Mayıs Sıkıntısı'yla sürdüren Nuri Bilge Ceylan, üçlemesini ödüllü son filmi Uzak'ta büyük kentin kiri ve ufuksuzluğuyla noktalıyor. Kasabada ya da kentte, insanın insan olma sıkıntısını ve günümüz insanını belirleyen asıl unsur olan 'boşluk' ve 'anlamsızlık' duygusunu anlatan Ceylan, bu üç filmde sinema dilini artık tam anlamıyla sağlamlaştırdığını gösteriyor.

Küçük bütçelerle büyük filmler çekmeyi başaran yönetmen, filmlerinde mekan kullanımından kamera hareketlerine kadar minimalist bir tutum sergiliyor. Kurduğu atmosfer, yarattığı büyülü çerçeve, oyuncu yönetimi (ki; kendi anne-babası da dahil olmak üzere akrabalarından, yakın çevresinden oluşan oyuncu kadrosunun tamamı amatör) ve kurgusu ayrıca bahsedilmeyi gerektiriyor.

Kasaba ve Mayıs Sıkıntısı'nda; taşranın sinek vızıltılarına, yoldan geçen tek tük aracın motor sesine rağmen sessiz, hareketsiz, ritimsiz ama dingin dünyasındaki sıkıntıyı ve sıkışmışlığı, alt altan ilerleyen ve artık bir noktadan sonra patlak veren mizah duygusuyla birlikte perdeye taşıyan Nuri Bilge, Uzak'ta kamerasını kente çeviriyor. İdeallerinden vazgeçip şehre teslim olmuş, bozulmuş, etrafındaki az sayıdaki insanla gerçek bir ilişki yaşamaktan vazgeçmiş, hayatın üzerinden kayıp geçtiği Mahmut'la, tüm içtenliğine hatta saflığına rağmen taşralılığın olumsuz yönlerini de üzerinde eksiksiz taşıyan, gemilerde iş bulup uzaklara gitmeyi kafasına koyarak İstanbul'a, Mahmut abisinin yanına gelen teklifsiz, pervasız ve derinliksiz Yusuf'un gittikçe ağırlaşan ilişkisizliğini yine taraf tutmayan sadece ayna tutan bakışıyla aktarıyor.

Uzak, karla kapanmış olsa da, büyük kentin kirinden ruhuna kir bulaşmış, 'hijyen' takıntılı bir yaşam içinde sıkışıp bunalmış, yalnız, iletişimsiz, ilişkisiz, huzursuz, boşluk ve anlamsızlık duygusuyla 'kötü'leşmiş kentli insanın içini deşiyor.

Üslubunu, yaptığı üç uzun metrajlı filmle ödün vermeden tek başına kuran ve dünyaya kabul ettiren Nuri Bilge Ceylan, anlattıklarıyla olduğu kadar anlatacaklarıyla da yüzümüzü ağartıyor.

Ortaya koyduğu sanat eserlerinin özgünlüğü, iktidarın, medyanın ve kamuoyunun ürettiği yankısız boşluğu öyle alçak gönüllü bir ihtişamla kapatıyor ki; ödülleri verenler aslında onu ve sinemasını değil, kendilerini onaylamış oluyor. Nuri Bilge Ceylan, giderek 'eğlence'ye kayan sinemanın 'sanat' olduğunu bir kez daha ve kayıtsız kalınamayacak şekilde hatırlatıyor.


31 Mayıs 2003
Cumartesi
 
FADİME ÖZKAN


Künye
Temsilcilikler
AboneFormu
MesajFormu

Ana Sayfa | Gündem | Politika | Ekonomi | Dünya
Kültür | Spor | Yazarlar | Televizyon | Hayat | Arşiv
Bilişim
| Dizi | Röportaj | Karikatür | Çocuk
Bu sitede yayınlanan tüm materyalin HER HAKKI MAHFUZDUR. Kaynak gösterilmeden çoğaltılamaz.
© ALL RIGHTS RESERVED