T ü r k i y e ' n i n   B i r i k i m i

R Ö P O R T A J
Sistem dediğimiz artık AK Parti'dir

'Sistem', değişmez, esnemez ve siyasetçinin iradesinden tümüyle bağımsız bir siyasi aktör değildir. Bugün sistem artık Ak Parti'nin dahil olduğu, üstelik ağırlığını kendisinin oluşturduğu bir bünyeden başka bir şey değildir. Ak Parti kendini sistem korkusu vehmiyle atalete sevketmek için bir mazeret geliştirmemelidir.

3 Kasım sonrası sosyal ve politik tablo, Türkiye'de seçime dair beklentilerin; sözgelimi değişim ve yeni dönem taleplerinin karşılanabileceğine dair bir netlik içeriyor mu?

Ak Parti'nin henüz neyi gerçekleştirip neyi gerçekleştiremeyeceğine dair çok net bir görüntü ortaya çıkmış değildir. Birçok konuda sergilenen tereddütlü tutumların, yapılması gereken işlerin doğası gereği belli takvimlerle kayıtlı olmasından mı, yoksa zaten bu konuda bir kararsızlıktan ve hazırlıksızlıktan mı kaynaklandığı bile hâlâ çok net anlaşılamamıştır. Buna rağmen yansıyan görüntünün de toplumun her kesimine farklı yansıdığını görüyoruz. Halk açısından seçimden çıkan sonucun kendisi zaten, bu değişim beklentisinin ilk karşılığı olarak algılandı bile... Hatırlarsak bir önceki hükümet, seçimden hemen sonra özellikle hükümeti kuran partilerin seçmene verdikleri ilk mesajlar, neredeyse kendilerini seçtiren hiçbir talebi tanıyamayacakları ve bu konuda kimsenin kendisinden böyle bir beklenti içerisine girmemesi gerektiği yönündeydi. Halk bir işi yapmak için seçiyor gönderiyor. Koalisyonu oluşturanlar birden bire farkettiğini hissettirdiği ama hiçbir zaman açıkça söylemediği ve açıklamadığı âlî devlet menfaatlerini gerekçe göstererek, bazen de gerekçe bile göstermeyerek halkın yüklediği bütün sorumluluklardan feragat ediyordu. Sistem adeta bir 'meşruiyet-ötesi düzey'de yaşıyordu. Hiçbir icraatını kimseye anlatmak, kimsenin rızasını almak, kendini haklılaştırmak, meşrulaştırmak zorunda değildi.

Öyle görünüyor ki en azından bu sorunu aşma konusunda önemli mesafeler kat'edildi...

Evet, hükümetin bugün vermekte olduğu görüntüde, arkası nasıl dolduruluyor bilmiyoruz ama, halk ile yönetim arasındaki meşruiyet krizi aşılmış görünüyor. Hükümet, bir yandan sisteme uyum mesajları verirken kendisini seçen kitlelerin beklentilerinden kopmayacağı yönünde en azından halk tarafından çok olumlu karşılanan birkaç mesaj vermiş bulunuyor. Halkın değişik kesimleriyle her düzeyde diyaloglara girmesi, politikalarını Meclis içi ve Meclis dışındaki muhalefete anlatması, sayısal üstünlüğü hiçbir şekilde mecbur bırakmadığı halde; kendi icraatlarının hesabını verme konusunda bir teamül oluşturma girişimleri, meşruiyet sorununu tekrar siyasetin odağına oturtmak açısından yeterince büyük bir değişimdir.

Ama, bu sorun sadece hükümetin hükmettiği ilişki ağıyla sınırlı değil, bununla da çözülmüyor. Sistemin değişime uyumu ya da bunu algılaması kolay olabilecek mi?

Bu tabii ki her şeyden önce hükümetin bu konudaki dirayetiyle ilgili olacaktır. Aslında Türk siyasetinde sistem, yani bürokrasi, ile siyaset arasındaki ilişkiler hakkındaki söylemler, çoğu kez yanlış bir sistem tasavvuruna dayanıyor. Sistem dediğimiz değişmez, esnemez ve siyasetçinin iradesinden tümüyle bağımsız bir siyasi aktör değildir. Her hükümet yapısıyla, her kadro atamasıyla, hatta her tekil icraatla birlikte sistem dediğimiz yapının kompozisyonu değişir. Bugün sistem artık, Ak Parti'nin dahil olduğu, üstelik ağırlığını kendisinin oluşturduğu bir bünyeden başka bir şey değildir. Yani biraz abartalım istersen, sistem bizzat Ak Parti'nin kendisidir. Bu açıdan ne biz beklentilerimiz açısından Ak Parti'ye sistemi bir mazeret olarak tanıyalım, ne de AK Parti'nin kendisi kendini sistem korkusu vehmiyle atalete sevketmek için bir mazeret geliştirsin. Hiçbir siyasi girişimin karşısında pasif, etkisiz ve dirençsiz bir siyasal vasat var olmamıştır, olmaz da. Siyasetin doğasında mutlak iktidar yoktur zaten. Bugün Ak Parti'nin değişime gerçekten de niyeti olmuş da ne olduğu belirsiz bir sistem mi önünü kesmiş? Kim bu sistem? Yekpare bir bütünlük olarak çıktı mı hiç kimsenin karşısına?

Ak Parti ile bir yandan siyasal tasfiye bir yandan da tek başına iktidar konsepti olarak başlayan yeni süreç siyasette hangi geleneksel unsurları geri dönüşsüz kıldı? Politik profiller dışında hangi siyaset usulleri tasfiye oldu?

Seçimden sonra hemen ilk anda herkesin çok rağbet ettiği bu tasfiye söylemi hakkında ben o kadar iyimser değilim. Bence siyasetin doğası çok kolay değişmemektedir. Onun için hiçbir zaman 'geri-dönüşsüz süreçler' yoktur. Aslında Özal dönemini iyi yaşamış nesiller olarak ne kadar çok hissetmiştik bu 'geri dönüşsüz süreç' duygusunu. Sonra tarihe gömüldüğünü zannettiğimiz birçok siyasi gelenek kolayca geri döndü. Avrupa'da çok değil daha 60 yıl önce bütün ülkeleri kasıp kavuran faşizm tehlikesinin bir daha geri dönmemecesine tarihe gömülmüş olduğu sevinç naralarıyla ilan edilirken, Frankfurt Okulu'nun önde gelen üyelerinden Marcuse, faşizmin geri dönme ihtimalinin hâlâ yok olmamış olduğu uyarısını yaptı. Çok değil, bir süre sonra Avrupa, Cezayir'e seyirci kaldı. Bosna'da, Kosova'da yaşanan katliamlara çok insani mülahazalarla değil sadece çıkar mülahazalarıyla ba'de harabu'l Basra müdahil oldu. Türkiye'de neredeyse beş altı yıldır ülkeyi kasıp kavurmakta olan yönetim katındaki post-meşruiyet durumuna özgü bir siyasi mağruriyetin bir ölçüde kırılmış oluşu, bu seçimlerin belki de en önemli sonucu, ama bu siyasi mağruriyet çok evrensel bir şeydir.

Tehlikenin geçtiğini söylemek için henüz erken diyorsunuz...

Bu bir gerçek. Bunu engellemenin tek yolu, ki maalesef hiçbir zaman ebediyen kalıcı bir yol değildir, ahlaki teyakkuz durumudur. Ontolojik düzeyde hiçbir şey eski haline dönmez tabii. Belki bazen trajedi olarak yaşadıklarımız başka bir zamanda karşımıza komedi olarak çıkar. Hepsi bu.

O zaman şunu da sorgulayalım. Seçim sonuçları mesela, Milli Görüş geleneğinin bitişi olarak algılanabilir mi?

Gelenek hakkında benim benimsediğim bir tanımdan yola çıkarsak, geleneğin özündeki süreklilik, değişik dönemlerde izlerini başka yerlerde aramamızı gerekli kılıyor. Önce şunu söyleyeyim, en düşük oy potansiyeline sahip olduğu zamanlarda bile bu hareket Türk siyasetinin şekillenmesinde fazlasıyla etkili olmuştur. Saadet Partisi'nin aldığı oya bakarak Milli Görüş geleneğinin bitmiş olduğunu söylemek mümkün değildir. Milli Görüş geleneği, aksine Saadet Partisi yönetiminin kendisiyle bir temsil uyumsuzluğu yaşadı. Ak Parti'yi doğurmuş ve şekillendirmiş olan bizzat bu gelenekten türeyen akıldır. Ak Parti'nin kendisiyle bu gelenek arasında oluşturmaya çalıştığı mesafe bir gelenekten tümüyle kopmak olarak anlaşılmamalı. Bu çabanın tamamını takiyye manevralarına indirgemek de basitliktir. Milli Görüş'ün Saadet Partisi'ne kadar istihdam ettiği lügatçenin işlevselliğini yitirmiş olması, temsil kabiliyetini yitirmiş olması sözkonusudur. Ak Parti hareketini bir oyunun içinde değişen pozisyonlara göre bir vaziyet alış olarak değerlendirirsek; hukuki terminoloji bakımından, Milli Görüş çizgisi içerisinde radikal bir ictihad olarak görmek mümkündür.

Diğer siyasi geleneklerin tamamının, merkez sağ ve merkez solla birlikte bu çapta bir yenilgiye uğraması neyin göstergesidir peki?

Diğer siyasi hareketlerin yorumu bundan çok farklı. En azından bugün için, Ak Parti'ye kıyasla ele alınmalıdırlar. Merkez sağ ve merkez sol deyimleri nihayetinde siyasi arenayı tasnif etmek, kategorize etmek üzere üretilmiş zihinsel yakıştırmalardır. Ak Parti'nin, aslında Refah Partisi'nin ilk seçim başarılarından itibaren başlamak üzere, sol talepleri dillendirdiği halde geleneksel anlamda hem sağ hem de sol diye nitelenen kesimlerin oylarını da alması siyasette sol-sağ, merkez-çevre denklemine yeni parametrelerin sokulması gereğini yeterince gösteriyordu. Bugün, siyasetin yeni çatışmaları farklı kavramlarla ifade edilmeye şiddetle ihtiyaç duyuyor.

"İktidar olmakla-muktedir olmak" paradoksunun sürekli olarak RP geleneği partilerin ya da kadrolarının sorunu olmasını nasıl değerlendirmek gerekiyor? Ak Parti, bu sorunu aşabilmek için elverişli bir yapı olarak görülebilir mi?

Sebebi basittir. Diğer hareketlerin iktidar tecrübeleri veya talepleri, her şeyi olduğu gibi bırakma vaadi ve pratiğiyle tamamlandığı için iktidar olmuş görüntüsü veriyorlar. Sakız gibi çiğnediğimiz devletle uyum içerisinde olma hali, aslında belli güçlerle uyum içinde olmak anlamına geliyor. Bu ilişkilerin özüne, bu konuda görünüşte hiçbir talebi olmasa bile, salt mevcudiyetiyle dokunma ihtimali olan tek siyasi hareket Milli Görüş hareketi olmuştur. AK Parti'yle birlikte bu siyasal geleneğin bu oyundaki eli son dağıtımda bir hayli güçlenmiştir. Oyunu iyi oynayıp oynamadığı hakkında bir değerlendirme için vakit erkense de, iyi bir oyunu çıkarmamak için hiçbir mazeretinin bulunmadığını şimdiden söylememiz mümkündür. Bu saatten sonra siyasetin başka aktörlerine atılacak bir kabahat yoktur. Şunu da söyleyeyim... AK Parti'nin iktidar veya muktedir olma denkleminde asıl sınavı, AB ya da Kıbrıs değil bazı reformlar konusundaki kararlılığıdır.

28 Şubat'la ortaya çıkan, dinsel görünürlülüğün gerilemesinin kalıcı olmaya başladığı söylenebilir mi? Siyasal ve sosyal taleplerin din üzerinden ya da dini terminoloji ya da çeşitli düzeylerde dinsel retorikle ifade edilmesi dönemi kapanıyor mu?

Dinsel görünürlük eğiliminin İslam'a özgü tarihinin 1500 yıllık bir geçmişi var. Dönem dönem değişik siyasi, kültürel, toplumsal veya demografik hareketlenmelerden etkilenerek bu görünürlüğün şekli şemaili değişmiştir. Ama dinin bedenler üzerinden görünme istidadı, İslam (veya tabii ki Hıristiyanlık ve diğer dinler) varoldukları sürece bir dinsel görünürlük üretmeye devam edecektir.

Irak'a cephe açmak G. Doğu'yu 'fiilen' kaybettirir

Muhtemel Irak savaşının, Türk toplumu ve Ak Parti'nin iktidar olma süreci üzerinde nasıl bir etkisi olabilir? Bu durum mesela toplumda demokrasiden ücrete kadar az ile yetinme duygusu üretebilir mi?

Şu ana kadar bu konuda AK Parti hükümetinin sergilediği siyaseti çok olumlu buluyorum. Pragmatik açıdan baksak bile Türkiye'nin bölgede çıkacak muhtemel bir savaştan hiçbir kârı olmayacaktır. Savaşı engellemek için elinden geleni yaptıkça, Türkiye'nin gücü ve saygınlığı artmaktadır. Arap ülkeleri nezdindeki konumu restore edilmiş bir Türkiye'nin Avrupa'daki gücü daha da artacaktır. Savaşa ortak olursak da tabii ki, her şeyin en azına tekrar talim etmek zorunda kalırız. Hatta, Türkiye'den açılmış bir cephenin Türkiye'ye maliyeti, hiç sevmediğim bir güvenlik söylemi olduğu halde söylüyorum, Türkiye'nin Güneydoğusu'nun fiilen kaybedilmesidir.

11 Eylül sonrası trendden ne ölçüde etkilendik ve Irak'a operasyon gerçekleşirse bu nasıl gelişebilir?

Müslüman halkların Amerika'dan neden nefret ettikleri anlaşılmaya çalışılmış olsaydı ne 11 Eylül olayları ne de Filistin'deki olaylar olurdu. Açıkçası Irak'a saldırı, Müslüman halklarda kesinlikle daha fazla Amerika nefreti üretecek. Amerika'nın bunu bilmiyor olması mümkün değil, sanırım. O zaman tek ihtimal bu nefretin Amerikan politikaları açısından işlevsel olduğudur. Şimdi de savaş makinesi çalışmaya başlayacak ve bunun tek yakıtı Amerikan nefreti olacaktır. Bu nefret, her iki tarafın muhtaç olduğu yakıtı sağlayacaktır.



 
Genç kuşağın öncü sosyoloğu
Uygulamalı Sosyoloji alanında çalışmalarıyla Selçuk Üniversitesi öğretim üyesi Doç. Dr. Yasin Aktay, genç kuşak akademisyenler arasında öne çıkan bir bilim adamı ve düşünür olarak tanınıyor. ODTÜ Sosyoloji Bölümü'nü bitirdikten sonra doktorasını da ODTÜ'de 'Modern Türkiye'de İslamcı Otantisite Söylemleri: Beden, Metin, Kimlik' üzerine yaptı. Güneydoğu'da sosyal değişim, kadınlar, göç ve intiharlar üzerine yaptığı çalışma büyük ilgi uyandırdı. TÜBA bursuyla bir süre ABD'de bulunarak, din-siyaset-toplum ilişkilerini Mormonlar örneği üzerinden inceledi. Yaklaşık 12 yıldır, bir grup arkadaşıyla birlikte Tezkire isimli düşünce, siyaset ve sosyal bilim dergisini yayınlıyor. Birçok ulusal ve uluslararası etkinlikte tebliğler sunan Doç. Dr. Aktay'ın yayınlanmış birçok kitabı ve makalesi bulunuyor.

İslamcı bir partiden umulan AK Parti'den de beklenecek
Bu bağlamda, Ak Parti'nin parti kimliğini nasıl tanımlamak gerekir? Dindar ya da merkez partisi mi, farklı beklentilerin kesiştiği bir siyasi yapı mı, yoksa özde ideolojik bir oluşum mu?
Aslında bir siyasi hareketin kimliğinin ne olduğunu anlamanın teorik olarak en makulu yolu o hareketin yetkili ağızlarının kendilerini nasıl tanımladığına bakmaktır. Ancak, hareketlere genellikle kendileri değil başkaları kimlik veya isim isnad etmişlerdir. Ak Parti de Fazilet Partisi içerisinde kendilerine başkaları tarafından isnad edilmiş 'yenilikçi' kimliğiyle temayüz etti. Şimdi, dindar kimliğiyle temayüz ediyor. Kendisi bunu ısrarla reddetse bile dünyanın her yanından böyle görülüyor, böyle görülmeye devam ediyor. Doğrusu partiye teveccüh etmiş olan oyların gövdesini Milli Görüş'ün oluşturduğunu düşündüğümüz zaman, Türkiye'de muhtemel bir İslamcı partinin halk tarafından yapmakla yükümlü kılınabileceği her şeyi yapmakla Ak Parti de yükümlü olmuş oluyor. Ak Parti'nin İslamcılığı üstünden atma uğraşısı bile seksenli yıllardan itibaren Türkiye'de İslamcılığın yaşamakta olduğu bir kendini-ifade arayışının değişik tecrübelerle kazandırdığı refleksi gösteriyor. Ben yaptıklarını ve söylediklerini muhtemel sonuçlarına bakarak yorumluyorum. Mesela başörtüsü sorununun kendi sorunları olmadıkların söylemekle, bu sorundan yakalarını kurtarmış olmayı hedefliyorlarsa bu basit bir kaçış siyaseti olur. Ama başörtüsü, eğer İslam'ın metinlerinin yorumundan kaynaklanan bir sorunsa bu sorun Türkiye'de kendine Müslüman diyen herkesin sorunudur demiş oluyorsa bu çok doğru bir yaklaşım.
İktidar ile toplum arasındaki ilişki nasıl gelişme eğilimi gösteriyor? Muhtemel değişim formülü, "Ak Parti gibi bir Türkiye" mi yoksa, "Türkiye gibi bir Ak Parti" mi olabilir?
Çok güzel bir soru. Parti, halk ve değişim arasındaki diyalektiği gözden geçirmek gerekir. Tabii ki AK Parti nihayetinde iktidara talip olmuş bir halk kesiminin hareketinden ibaret değildir. İlk etapta halka birçok açıdan öncülük yapma iddiasında bulunan, dolayısıyla bir değişim hareketidir de. Bir yandan seçmeninin taleplerini yansıtırken bir yandan seçmenini de değiştirmek üzere bir programa sahip olmalıdır. Aksi halde salt bir popülizmden ibaret bir şey olur. Ak Parti harekete geçirdiği popüler talepler ölçüsünde de başarılı olmuş ve iktidar olmuştur. AK Parti genişledikçe, toplumun her kesiminden, her zaman hoş karşılanmayacak bir sürü taleplerin baskısı altında da kalacaktır, bugün de kalmaktadır. Bu taleplerin baskısı veya vaadettiklerinin cazibesi yeni iktidar seçkinlerini ayartabilir. Toplumsal kalite endekslerimiz, şom ağızlılık gibi olmasın ama AK Parti'yi de büyük ölçüde kendine benzetmekte ısrarlı olacağını gösteriyor. Hiçbir taraf bu ilişkilerde aynı kalmayacaktır.
20 Ocak 2003
Pazartesi
 
 
Künye
Temsilcilikler
Reklam Tarifesi
Abone Formu
Mesaj Formu
Ana Sayfa | Gündem | Politika | Ekonomi | Dünya
Kültür | Spor | Yazarlar | Televizyon | Hayat | Arşiv
Bilişim
| Dizi | Röportaj | Karikatür

Bu sitede yayınlanan tüm materyalin HER HAKKI MAHFUZDUR. Kaynak gösterilmeden çoğaltılamaz.
© ALL RIGHTS RESERVED