Tarihi şekillendiren büyük olayları anlamanın en kestirme yolu bu olayların arkasındaki insanların dünyaya nasıl baktığını keşfetmektir. Çünkü tarih yalnızca savaşların, devrimlerin ya da siyasi kararların toplamı değildir; aynı zamanda fikirlerin, inançların ve zihniyetlerin mücadelesidir. Yakın tarihimiz de bu açıdan okunmaya değer sayısız vaka ile doludur.
Sultan II. Abdülhamid’in saltanatının ortalarında, öğrenci hareketleriyle kıvılcımlanan ve zamanla bir rejim değişikliğine öncülük eden Jön Türkler, Osmanlı’nın son yıllarını derinden etkileyen bir düşünce sistemini temsil ediyordu. “İttihatçı Zihniyet” olarak anılan bu güçlü ideolojik çerçeve yalnızca II. Meşrutiyet’in ilanına giden süreci değil, 20. yüzyılın ortalarına kadar Türkiye’nin siyasi ve toplumsal yapısını da şekillendirdi. Bu zihniyetin temel kodlarını anlamanın yollarından biri İttihatçılarla muhalifleri arasındaki sert çatışmalara bakmaktır. İşte bu çatışmaların en dikkat çekici örneklerinden biri, Serbestî Gazetesi Başyazarı Hasan Fehmi Bey’in suikasta kurban gitmesidir. Peki, cevaplanması gereken ilk soru; Hasan Fehmi Bey kimler tarafından ve neden öldürülmüştü?
II. Meşrutiyet’in ilanından hemen sonra neler değişmişti?
Cinayetin detaylarına geçmeden önce tarihi süreci kısaca hatırlamak yerinde olacaktır. Bilindiği gibi Jön Türklerin önderliğinde Balkanlar'da patlak veren hareketlerin tesiriyle 23 Temmuz 1908 tarihinde Sultan II. Abdülhamid, Kanun-i Esasi’yi tekrar yürürlüğe sokmuş ve böylece II. Meşrutiyet dönemi başlamıştı. Bu hadiseyle beraber basın-yayın faaliyetleri de büyük bir ivme kazanmıştı. Yurtdışında faaliyet gösteren Sultan Abdülhamid muhalifi yayın organları ülkeye dönmüş, bunun yanında birçok yeni gazete ve dergi de yayın hayatına başlamıştı.
Tabiri caizse matbuat patlamasının yaşandığı ilk aylarda her biri bir ya da birkaç gazete ile temsil edilen ve ortak noktaları II. Abdülhamid karşıtlığı olan hizipler arasında görece ılımlı bir hava esiyordu. Kökleri II. Meşrutiyet öncesinde bulunabilecek olan ancak muhalefet saflarında olmanın birleştirici etkisiyle hissedilmeyen ihtilaflar ortak hedef olan “hürriyete” ulaşıldıktan sonra yeniden zuhur etmişti. Meclis-i Mebusan’ın açılmasıyla İttihatçılar karşılarında muhalefet olarak eski ortaklarını bulmuşlardı. Dolayısıyla dönemin basını İttihatçılarla muhalifleri arasındaki mücadelenin mecrası olmuş, çatışmaların fitili bu defa İttihat ve Terakki muhalifi yazarların kalemleriyle ateşlenmişti.
Serbestî Gazetesi ve başyazar Hasan Fehmi Bey
Mevlanzade Rıfat Bey tarafından çıkarılan ve Hasan Fehmi Bey’in başyazarı olduğu Serbestî gazetesi de dönemin mühim mecralarından birisiydi. Serbestî’de Hasan Fehmi Bey ve diğer yazarların İttihatçılara karşı şiddetli yazıları kamuoyunun dikkatini çekmekteydi. Bu sert muhalefet, yönetimi eline geçiren ve uzun yıllar boyunca eleştirdiği baskıcı yönetimin bir benzerini iktidardayken kurmaya çalışmakla itham edilen İttihatçıların elbette hoşuna gitmemişti.
Teselya Yenişehirli Arnavut bir ailenin çocuğu olan Hasan Fehmi Bey, Mülkiye’yi bitirdikten sonra gazeteciliğe merak sarmış ve bir dönem Emel gazetesini çıkarmıştır. Sultan Abdülhamid muhalifi olmasından dolayı yurtdışına kaçıp Jön Türklerle birlikte çalışmış, Londra, Paris ve Mısır’da çeşitli faaliyetlerde bulunmuş ve Meşrutiyet’in yeniden ilanı için çaba sarf edenlerden olmuştur.
Cinayet hadisesi nasıl gerçekleşti?
Hasan Fehmi Bey Serbestî’deki köşesinde İttihatçıları sert bir dille eleştirmekte ve yazıları kamuoyunda oldukça ses getirmekteydi. Bu durumdan rahatsız olan çevrelerden tehditler alsa da o bu tehditleri umursamamış, aksine muhalefetin dozunu artırmıştı. 6 Nisan 1909 akşamında arkadaşı Mülkiye kaymakamlarından Ertuğrul Şakir Bey ile Galata Köprüsü üzerinden Eminönü’ne geçmek için Karaköy tarafından yola koyulmuşlardı. Nöbetçilere 20 para verip köprüye girmişler ve akıbetlerinden habersiz bir şekilde ilerlemeye başlamışlardı. Köprünün tam ortasına geldiklerinde önce “Al Mevlan!” diye bir bağırma sesi duydular ve ardından bir el silah patladı. İlk silah sesinin ardından 3 el daha ateş edildi. Şakir Bey ateş edenin siyah giyinmiş ve kara bıyıklı bir şahıs olduğunu görse de kim olduğunu tam olarak teşhis edemedi. Hasan Fehmi Bey üç, Şakir Bey ise bir yerinden yaralanmıştı.
Hafif yaralanmış olan Şakir Bey, arkadaşı yerde yatarken “İmdat! Polis yok mu!” diye bağırarak köprünün Eminönü tarafına doğru koşmaya başladı. Köprüde devriye atan mıntıka memuru sesi işitip bölgeye intikal edince Şakir Bey’e yardım etmek yerine cinayet zanlısı olduğu şüphesiyle onu tutup karakola götürdü. Şakir Bey ise olayın şokuyla karakolda durumu anlatmakta zorlanmıştı. Hasan Fehmi Bey yaralı halde hareketsiz bir biçimde yerde yatarken epeyce kan kaybetmiş, hastaneye götürülürken de yolda ruhunu teslim etmişti.
Cinayet kamuoyunda büyük bir infiale neden oldu. Birçok kesim tarafından hissedilen rahatsızlıkların sözcüsü olmuş bir ismin haince katledilmesi teessürle karşılanmıştı. Hasan Fehmi Bey İttihatçılara karşı oluşan muhalefetin büyük bir yansımasına dönüşen ve 31 Mart’ın fitilini ateşleyen oldukça kalabalık bir cenaze merasimi ile 8 Nisan 1909 tarihinde II. Mahmut Türbesi Haziresi'ne defnedildi.
Cinayetin basındaki yansımaları
Cinayete en sert tepkiyi veren gazeteler İttihat ve Terakki muhalifi olan Serbestî, Volkan, Mizan, Osmanlı ve İkdam gazeteleri olmuştur. İttihatçılara yakın Şura-yı Ümmet ve Tanin gazeteleri ise vakaya daha temkinli yaklaşmışlardır. Başyazarını kaybeden ve bir anlamda saldırının muhatabı olan Serbestî gazetesi ilk sayfasını boş bırakarak ortaya küçük puntolarla “Serbestî-i matbuatın ilk kurbanı, ömrünü menfalarda geçirmiş evlad-ı hürriyetten Hasan Fehmi Bey’in ruhuna Fatiha” yazısı ile basılmış, cinayeti bu şekilde protesto etmiştir. Aynı gün İbnü’l-Mahmud Asım imzasıyla verilen bir yazıda muhalif basına kamuoyunun sesi misyonu biçilmiş, istibdat pençesinin tahripkâr gücünden milleti kurtarması için çağrıda bulunulmuştur. Bu çağrı ve benzeri çağrılar önemli bir kitlenin galeyana gelmesini sağlamış, süreç 31 Mart’ı doğurmuştur.
Mizan gazetesi cinayet sabahı çıkan sayısında ilk sayfasının tamamını “Şehid-i Hürriyet Hasan Fehmi Bey’in ruhuna Fatiha” manşetine ayırarak cinayete büyük bir tepki göstermiştir. Aynı gün “Hasan Bey’in şahsında cinayetkârane hedef-i kasd olan bir şahs-ı münferid değildir. Hamiyet-i milliye-i Osmaniye ve İslamiyenin kendisidir.” satırlarına da yer verilmiştir. Saldırının hedefinin Hasan Fehmi Bey’in şahsında “Hamiyet-i milliye-i Osmaniye ve İslâmiyenin kendisi” olarak görülüp gösterilmesi olayın dini ve muhalif çevrelerdeki yansımasını göstermesi açısından değerlidir. Cenaze merasiminden sonraki gün çıkan baskıda üslubun oldukça sertleştiği görülmektedir. Bu sayıdaki “Artık kâfidir, milletin tahammülü kalmadı.” ifadesiyle İttihatçılara açık bir gözdağı verilmiştir.
Kamuoyu, muhalif kesimler ve konuyu çalışan araştırmacıların büyük bölümü tarafından cinayetin azmettiricisi oldukları kabul edilen İttihatçıların yayın organları Şura-yı Ümmet ve Tanin ise cinayete bu şüpheleri doğrulayacak bir tarzda yaklaşmıştı. Saldırının siyasi değil şahsi bir hesaplaşmanın ürünü olabileceği fikrini öne süren bu iki gazete konunun büyütülmemesi taraftarıydı.
Olayların hararetli bir hal aldığı 10 Nisan 1909 tarihinde basılan Şura-yı Ümmet’te cinayetin sıkı bir şekilde takip edildiği, ipuçlarının bulunduğu fakat zabıtanın işini zorlaştırmamak adına paylaşılmadığı belirtilmişti. Faillerin bir an evvel bulunmasını talep eden kitle sakinleştirilmeye çalışılıyordu. Tanin ise talebelerin olayla ilgisine işaret ederek onların günlük siyasetle değil vatan için daha önemli olan ilimle uğraşmaları gerektiği şeklinde uyarılarda bulunmuş, bu yolla olası bir isyanı önlemeye çalışmıştır.
İttihatçı basın elbette cinayeti savunmamış ve lanetlenmiştir. Fakat olaya siyasi bir anlam yüklemeden şahsi bir hesaplaşma olma ihtimali üzerinde durmuştur. Bununla beraber olayın şahsi olduğunu gösteren herhangi bir delil sunulamamıştır. Hadisenin kendisinden çok talebe, ulema, gazeteci ve halk kitleleri tarafından verilen tepkilere odaklanılmış, tüm bu kitleler faillerin kısa zamanda bulunacağı yönünde teskin edilmeye çalışılmıştır. Tarafların delilleri ve konuyu anlatan kaynakların vardıkları yargılar cinayetin arkasında İttihatçıların olduğunu göstermektedir.
Cinayet hadisesinde İttihatçı zihniyetin izleri
Yaklaşık yirmi yıl boyunca yurtiçi ve dışında örgütlenmiş, kendi deyimleriyle hürriyet mücadelesi vermiş ve II. Abdülhamid karşıtlığında birleşmiş olan Jön Türkler istediklerini Temmuz 1908’de almıştı. Kendi içlerindeki ihtilaflar ortak hedefe karşı daha büyük bir mücadele içinde yer alırken büyümemiş ancak Meşrutiyet’in ilanıyla su yüzüne çıkmıştı. İttihatçılığa muhalif damar tam da bu aşamada güçlendi.
Oluşan son tabloya İttihatçılar cephesinden bakıldığında II. Abdülhamid, Meclis-i Mebusan’ı yeniden açarak sembolik bir konuma çekilmiş olsa da tahtta hâlâ potansiyel bir tehdit olarak oturmaktaydı. Bunun yanında Serbestî, Mizan ve Volkan gazetelerinin başını çektiği Meşrutiyetçi, bir dönem İttihatçılarla aynı safta yer almış fakat Meşrutiyet’in ilanı ile muhalefette birleşmiş bir grup bulunmaktaydı. Tüm bu siyasi çatışmaların en önemli vasatı ise günlük gazetelerdeki hararetli yazılardı. İttihatçıların bu süreçteki tavırları muhalif kadro tarafından “Bir istibdattan kurtulduk fakat başka bir istibdatta kendimizi bulduk.” sözleriyle ifade edilmekteydi.
Hasan Fehmi’nin katli, oluşan muhalif cepheye önemli bir gözdağıydı. Cinayetten altı gün sonra yaşanan 31 Mart Vakası tüm bu hararetli ortamın ve tabii ki cinayetin ertesinde oluşan muhalif kanattaki tepkilerin bir neticesi olarak gerçekleşmiş, isyan bahane edilerek Abdülhamid’in tahttan indirilişi, tüm muhalefetin susturulması, idam ve sürgünler tarihimizdeki önemli dönüm noktalarından birini oluşturmuştu.
İttihatçı zihniyet nereye kadar götürülebilir?
Sonuç olarak İttihatçı zihniyet başlangıçta özgürlük, eşitlik ve reform vaatleriyle yola çıkmış ancak kısa sürede bu idealist söylemi terk ederek pragmatik bir yönetime evrilmişti. Bu zihniyet 19. yüzyıl Avrupa’sının pozitivist, sosyal Darwinist ve nasyonalist fikirlerinden etkilenmiş fakat bu etkiler Osmanlı bağlamında yorumlanarak güç temerküzü uğruna şiddeti meşru gören, aydınlanmacı despotik bir yönetim anlayışına dönüşmüştü. İttihatçı zihniyetin bu yönü Osmanlı’dan Cumhuriyet’e geçişteki siyasi yapı ve pratiklerde de iz bırakmıştır. İttihatçılıktan devralınan güç temerküzü uğruna tercih edilen pragmatizm ve muhalefeti sindirme anlayışının Tek Partili yıllara ne ölçüde sirayet ettiği ise çok daha uzun cevaplara ihtiyaç duyan bir soru olarak önümüzde durmaktadır.