Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan, Marmara Üniversitesi Akademik Yıl Açılış Töreni'nde yaptığı konuşmasına, Ortadoğu'nun yakın tarihi hakkında önemli değerlendirmelerde bulundu. Konuşmasında, tarih literatürüne 'Churchill'in Hıçkırığı' olarak geçen rivayetten bahseden Erdoğan, "Ülkelerin adını vermek istemiyorum, fazla detaya girmek de istemiyorum ama iki ülkenin haritasında zikzak var. Buna da Churchill'in Hıçkırığı deniliyor" dedi.
Cumhurbaşkanı Erdoğan'ın aktardığı tarihi olayı Derin Tarih Dergisi Genel Yayın Yönetmeni Mustafa Armağan geçtiğimiz aylarda kaleme almıştı.
Armağan'ın "Haritalar nasıl yalan söyler" başlıklı yazısı şöyle:
Rusya daima uçlarda gezer. Tarih sahnesine biraz geç çıkar ama en katı ve tepeden inme imparatorluklardan birine imzasını atar. Hıristiyanlığı, daha doğrusu Ortodoksluğu da geç kabul eder ama en metin savunucularından olur. Marx'ın öngördüğü şekliyle komünizmin ortaya çıkacağını umduğu ve sınıfsal çelişkilerin zirve yaptığı bir ülke değilken öncülüğü alır ve imkânlarını Stalin'le son sınırlarına dek gerer. Londra'daki St Paul Katedrali'ne St. Petersburg'da Kazan Katedrali'yle muazzam bir nazire yapar ama aynı mekânı 1932'de 'Ateizm Müzesi' haline getirmekten çekinmez.
Rusya, Komünist döneminde bile efsanelerine sıkı sıkıya sarılmış bir ülke. Stalin'e atfedilen ama aslında Çar I. Nikola'ya ait olan efsaneye göre Petersburg-Moskova arasındaki dümdüz ilerleyen demiryolu güzergâhında 'Çar'ın parmağı' denilen 15 kilometrellik bombenin sebebi şuymuş: Çar huzuruna getirilen demiryolu projelerinden usanmış. 'Verin bana cetvelle kalemi' demiş. Hışımla masanın başına geçmiş ve başlamış dümdüz bir çizgi çizmeye. Fakat cetvelin –hep yapardık- kaymaması için üzerine dayadığı sol elinin başparmağına gelince kalem bombe yapar. Çar 'İşte böyle dümdüz yapacaksınız' demesine rağmen kimse cesaret edip de bu 'bombe'nin yapılıp yapılmayacağını soramaz. Ve sonuçta 2001 yılında kısaltılan o 15 kilometrelik anlamsız viraj ortaya çıkar.
Aslında böyle bir efsanenin benzeri Churchill için de anlatılır ama olay İngiltere'de değil, Kahire'de geçer. Keza İngiltere'yle değil, Suudi Arabistan-Ürdün sınırıyla ilgilidir. Bu sayımızda geniş bir söyleşisini okuyacağınız James Gelvin'in kitabından bu defa 'Churchill'in hıçkırığı' efsanesini okuyalım:
'1. Dünya Savaşı'nın ardından Fransız ve İngiliz diplomatlar yeni devletler ve bu devletleri birbirinden ayıran, Osmanlı devrinde mevcut bulunmayan sınırlar yarattılar. Zaman zaman saçma kararlar da alıyorlardı. Örneğin Ürdün haritasına baktığınızda doğudaki Suudi Arabistan sınırında garip bir girinti gözünüze çarpar. Bu girinti için hiçbir mantıklı sebep yoktur. Burada akan hiçbir nehir ve iki devlet arasında doğal bir sınır oluşturacak bir dağ yok.
Ürdün (ya da o zamanki adıyla Trans-Ürdün) devleti 1921 Kahire Konferansı'nda oluşturuldu. İngiliz Sömürge Bakanı sıfatıyla bu konferansa başkanlık eden Winston Churchill, sonradan konferansı böbürlenerek hatırlıyor ve 'Ürdün'ü bir Pazar günü tek bir kalem hareketiyle yarattığını' söylüyordu. Peki ama Ürdün'ün şekli niçin böyle olmuştu?
Churchill iyi yemek yemeyi seven bir adamdı ve iyi yemek anlayışı da çoğunlukla kapanışı kanyak ya da viskiyle yapılan ağır bir yemekti. Efsaneye göre Ürdün'ü Suudi Arabistan'dan ayıran sınırı, krallara layık bir sofradan sonra çizmeye başlamıştı. Sınır çizgisinin ortalarında Churchill hıçkırmış ve kalemi de yana doğru kaymıştı. Yani, yine efsaneye göre, Ürdün sınırındaki bu garip girinti böyle ortaya çıkmıştı- bugün dahi bazı Ürdünlülerin bu girintiden bahsederken 'Churchill'in hıçkırığı' demesinin sebebi budur.'
Gelvin'in dediği gibi şüphesiz sonradan uydurulmuş bir hikâyedir bu, ancak aynı zamanda manda sistemi aracılığıyla kurulmuş olan devletlerin yapay niteliğini de bir ayna gibi yansıtmakta değil midir?
Öyleyse bugün 'Orta Doğu' (Middle East) denilen bölgenin imal ve icadını efsane bile olsa veciz bir şekilde ortaya koyan 'Churchill'in hıçkırığı' esprisini aslında yalnız Orta Doğu'nun icadına değil, genel olarak haritacılık 'sanatı'na (bilimine değil) teşmil etmek epeyce şaşırtıcı tablolar çıkaracaktır karşımıza.
Peki bugünkü Ortadoğu kimin eseri? Mevcut Ortadoğu'yu belirleyen sınırlar bize sanki apaçık, doğal sınırlarmış gibi geliyor. Sanki orada evvel eski 'Ortadoğu' diye bir 'bölge' varmış gibi davranıyoruz. Halbuki bu bölge de, en az haritalar kadar yapay, en az onun kadar yalancı, en az onun kadar hayalî.
Mesela bölgedeki Müslümanların kendilerini neden 'Doğu'nun ortasında' görmeleri gerektiğini düşündük mü hiç? Yani biz kalkıp İngiltere'ye 'Uzak Batı', Almanya'ya 'Orta Batı' diyor muyuz hiç? İyi de, neden 'onlar' bizi Ortadoğu, Yakın Doğu, Uzak Doğu gibi kavram hapishanelerine tıkıştırdıklarında gardiyanlık yapmaktan pek bir memnun oluyoruz, sesimiz soluğumuz çıkmıyor? Üstelik de bu görevimizden pek bir mutlu oluyoruz.
Duke Üniversitesi'nden iki değerli araştırmacı, Martin Lewis ve Karen Wigen, haklı olarak 'Neden Batı sabit bir çekirdeğe sahiptir de Doğu neden, sürekli değişir?' sorusunu yöneltiyorlar kireçlenen idrakimize. Sahiden de neden 'Batı' denilince 'sabit bir yer' aklımıza gelirken, Doğu bu kadar kaygan bir zeminde durmakta ve her on veya yirmi yılda bir yeni baştan tanımlanmaktadır?
Ne var ki, 'haritacı imalatçıları'nın (mapmakers) kafası, Ortadoğu konusunda fazla karışık olmuş öteden beri. Burayı bir din ile, İslâmiyet'le özdeşleştirmeye çalışmışlar önce, ama tutmamış; çünkü önemli miktarda Hıristiyan nüfus ile azımsanmayacak bir Yahudi topluluğu da ikamet etmektedir burada. Bir ara Kafkasları da içine katmayı planlamışlar ama Gürcistan ve Ermenistan gibi Ortodoks ülkeleri nereye koyacaklarını bilememişler. 'Akdeniz ülkeleri' demek istemişler ama bu sefer de İran'ın, Kuveyt'in, Yemen'in Akdeniz'le bir alâkasını bulamamışlar. Üstelik Ortadoğu içerisinde sayılan Fas, Cezayir ve Tunus'un coğrafi konumu itibariyle birçok Avrupa ülkesinden çok daha 'Batı'da' yer alıyor olmasını da kendi kendilerine izah edememişler bir türlü. (Unutmayalım ki, Fas, Londra'dan bile daha batıdadır!)
Ortadoğu, Asya ile Avrupa arasında kültürel bir bölge ise, o zaman Avrupa'nın doğusunda değil de güneyinde yer alan Kuzey Afrika ülkelerinin ne işi vardır Ortadoğu'da? Demek ki, Ortadoğu sadece coğrafî anlamda Doğu'da (East) olmayı değil, aynı zamanda kültürel anlamda tarif edilmiş bir Doğu'da (Orient) bulunmayı da ifade etmektedir.
'Ortadoğu' (Middle East) terimi, ilk olarak 1902 yılında icad edilmiş. Binlerce yıllık geçmişi olan bu bölge için yeni bir duvak yani. İcad eden kim mi? Şaşıracaksınız belki ama bir askerî teorisyen olan Alfred Thayer Mahan. Gelin görün ki, Mahan'ın Ortadoğu'su, Basra Körfezi çevresinden ibarettir. Ona göre, sözünü ettiği bölgenin sorunları, Akdeniz ülkelerini kasdettiği Yakın Doğu'dan da, Japonya'dan Hindistan'a kadarki alanı kaplayan Uzak Doğu'dan da farklılık arz eder.
Mahan'dan sonra, onun koyduğu sınırlar kayganlaşıvermiş hemen. Kimi aklı evveller Tibet'i, kimisi de Nepal'i Ortadoğu'ya katmaya çalışmış. Ünlü casus Vambery ise 1906 yılında Hindistan'ı dahil etmiştir Ortadoğu sınırlarının içerisine. Derken o uğursuz 1914 yılı gelip çatmış ve savaş çanlarıyla birlikte İngiliz stratejleri, bu kavramın, başlarının derde girmeye başladığı Hindistan ve civarını da kapsaması gerektiğine karar vermişler. Pek fazla tutulmamış olmasına rağmen, bu strateji değişikliği bize Ortadoğu'nun temelde 'üzerinde güneş batmayan imparatorluk'un sömürgelerini yönetmek için bir araç olarak nasıl icad ve imal edildiğine dair güçlü bir ışık tutuyor.
2. Dünya Savaşı, Ortadoğu kavramını büyük ölçüde yeniden -tabii yine askerî amaçlarla- şekillendirmiştir. 1932'de İngiliz Kraliyet Hava Kuvvetleri, iki komutanlığa ayrılmış. Merkezi Irak'da bulunan komutanlığa Ortadoğu Komutanlığı, Mısır'da bulunana ise Yakın Doğu Komutanlığı adı verilmiş. 1939'larda Tropikal Afrika, Sudan ve Somali de girmiş yeni Ortadoğu şemsiyesinin altına. Böylece savaşın sonunda (1918) Ortadoğu'nun sınırları Libya'dan Afganistan'a kadar genişlemiştir.
Gelin görün ki, Ortadoğu'nun kaygan sınırları hiç yerinde durmaz. Bu defa Somali dışarı çıkartılır, Fas, Cezayir ve Tunus içeri buyur edilir. Bu yeni Ortadoğu, kısa zamanda 19. yüzyıl sonlarında diplomatik çevrelerde Osmanlı topraklarını ifade etmek için icad edilen Yakın Doğu (Near East) kavramının pabucunu dama atacaktır. Çünkü artık Osmanlı Devleti, yani bu 'bölücü kavram'ın siyasî ve hukukî muhatabı sahneden çekilmiştir. Dolayısıyla artık bu 'eskimiş' kavrama ihtiyaçları yoktur. Operasyon tamamdır. Çöpe atılabilir.
'Ya bugün?' der gibisiniz. Bütün bu malumatı bugünü aydınlatmak için anlattım zaten. Ortadoğu büyür, küçülür; ülkeler, milletler içine girer, çıkar. Önemli olan bizim nerede yaşadığımıza ve nerede yaşamak istediğimize dair bir medeniyet bilincimizin olup olmadığıdır.
Winston Churchill (solda) İngiliz Sömürge Bakanı sıfatıyla 1921 Kahire Konferansı'na başkanlık etmiş ve 'Ürdün'ü bir Pazar günü tek bir kalem hareketiyle yarattığını' söylemişti. Sonradan kayıtlara 'Churchill'in hıçkırığı' olarak geçen bu hadise Ürdün'de hâlâ anlatılmaktadır. O hıçkırığın oluşturduğu gereksiz üçgen çıkıntı yukarıdaki haritada görülmekte.