"Divanyolu'nda kahvede oturuyordum. Muhtar Sencer ve birkaç tıbbiyeli arkadaş koşarak geldiler. 'Hocam' dediler, 'Akif'in cenazesini Küllük'e getirmişler, bir araba içinde bırakmışlar, ne yapalım?'
'Beyazıt Camii'nden cenaze örtüsü, üniversiteden de bir bayrak alın, hizmetinde bulunalım' dedim. Koşup gittiler. Bir saat geçti ya da geçmedi, cenaze teçhiz edilip omuzlara alınmıştı. Nasıl oldu bilmiyorum ama, meydan dolmuştu. Hatta cenaze, Fatih Bulvarı'nda iken daha Bayezid Meydanı'ndan hareket bile edilmemişti. Kar, kış kıyamette, hocaları tarafından yol kenarında dizilen küçük yavrular, ilkokul öğrencileri, göz yaşartacak bir manzara teşkil ediyordu. Üniversite talebesi, cenazenin arkasında idi. Kiminin üzerinde bir pardösü bile yoktu. Cenaze eller üzerinde Edirnekapı Mezarlığı'na kadar taşındı."
Bu ifadeler Prof. Ali Nihat Tarlan'a ait. 1936 yılının soğuk bir aralık gününde, İstiklal Marşı şairi Mehmed Akif Ersoy'un naaşı Beyazıt'taki Küllük Kahvesi'nin önüne bırakılır. Devrin iktidarı 'devlet töreni' düzenlemek şöyle dursun, alelade bir cenaze merasimini bile çok görmüştür Akif'e. Fakat öz vatanında onu garip bırakan devlet de bilir ki, taze ölüyü mezara yetiştirecek birileri varsa, bu ancak Küllük'te bulunabilir. Bir efsane, cansız bedeniyle arabaya yüklenip getirilmiş, başka bir efsaneye teslim edilmiştir.
NEREDEN ÇIKTI BU KADAR ADAM?
“Küllük'ten geçirilen Akif'in cenazesi, bütün gençliği heyecanlandırmıştı. O kış günü nereden çıktığı bilinmez, binlerce genç, merhumun naaşını eller üzerinde Bayezid'den Edirnekapısı'na kadar yürüyerek götürdü."
O tarihi günün binlerce tanığından biri olan Prof. Abdülkadir Karahan da böyle anlatıyor Akif'in Küllük'te biten öyküsünü. Fakat Bayezid Camii'nin denize bakan tarafındaki çınarların altında bir büyük devrin kaydını tutan o mekanın ne ilk macerasıdır bu ne de son. Çünkü Akif gibi nice şahsiyetlerin yolu bir gün mutlaka Küllük'ten geçecektir. Hatay Cumhuriyeti'nin Türkiye'ye dahlini hızlandıran bombanın fitili de Küllük Kahvesi'nde ateşlenir. Günde yüzlerce talebenin doldurup boşalttığı Küllük, 'yaşayan İstanbul'un dinamosudur.
Dehaları çeken cazibe
Büyük olayların patlak verdiği yer olması, biraz da büyük şahsiyetlerin uğrak yeri olmasından ileri gelir Küllük'ün önemi. 1900'lerin başında açıldığı sanılan efsane 'kıraathane', İstanbul Üniversitesi, Bayezid Kütüphanesi ve Sahaflar Çarşısı'nın orta yerinde bulunması nedeniyle 'aydınların yegane iletişim ortamı'dır. Devrin birçok büyük sanatçısı ve ilim adamı her fırsatta soluğu burada alır. Ahmet Hamdi Tanpınar'dan Necip Fazıl'a, Peyami Safa'dan Rıfat Ilgaz'a, Faruk Nafiz Çamlıbel'den Orhan Veli'ye, Abidin Dino'dan Neyzen Tevfik'e, Özdemir Asaf'tan Cahit Sıtkı Tarancı'ya ve Sait Faik'e kadar son yüzyılın en mühim şahsiyetleri eserlerinin temel karakterleri ve kalıplarını burada şekillendirir.