Bir şiir sandığı

İlhami Çiçek’in şiirlerini ve öykülerini bir araya getiren “Bu Hüznün Mesnevisi”, genç yaşta yitirdiğimiz şairi hatırlamak için bir vesile olmanın çok ötesinde bu “sıkı” şiirleri yeniden okumamızı sağlayacak.

Yeni Şafak Suavi Kemal Yazgıç
İlhami Çiçek'in kitabı Ketebe'den yayınlandı.

1990’lı yıllarda Türkiye Yazarlar Birliği’nin Ankara’daki merkezinde İlhami Çiçek anısına yapılan bir toplantıya katılana kadar İlhami Çiçek’in ismini dahi bilmiyordum. O gün toplantıya katılanlara Çiçek’in yazdıklarının bir toplamı olan “Göğekin” adlı kitap hediye edildi. Herhangi bir yayınevinin logosunu taşımayan bu kişisel yayınla İlhami Çiçek şiiri de hayatıma dâhil oldu. Bir oyun olarak satrancı asla sevemedim ama “Satranç Dersleri” 1990’lardan beri zihnimde yankılandı.

“Bu Hüznün Mesnevisi”, İlhami Çiçek’in ilk kitabı “Satranç Dersleri” için önerdiği isimlerden biri. 2018’de yani vefatının üzerinden geçen 35 sene sonra bu önerinin gerçeğe dönüştüğüne şahit olduk.

İlhami Çiçek, gerçekliğin en katı haliyle dayatıldığı, mazlumun sesinin en kısık olduğu zamanlarda yazdı bu şiirleri. Şiirin ipekli kumaşalara değil saman kâğıtlara yazıldığı bir zaman. Divan ve halk şiirine olan ilgisi, Nuri Pakdil ekolünün tedrisatından geçti ve İlhami Çiçek potasında kendi sesini ve üslubunu buldu. Bir şairin ilk kitabında kendi sesini bulmasının nadir rastlanan bir durum olduğunun farkındayım. Ancak İlhami Çiçek, çıraklık dönemi kısa süren şairliğinde bir kaç kitap daha yazıp o sesi daha da ileri taşıma şansına sahip olamadı. Yine de ardında usta işi şiirler bırakmayı başardı.

SORUMLULUK VE TANIKLIK

Satranç, bir oyun veya bir uğraş olarak yer almaz İlhami Çiçek’in şiirinde. Satranç hayatın ta kendisidir. Halklar için de okunabilir, tek tek bireyler için de okunabilir “Satranç Dersleri”. En siyasi mesajını bile slogan atmadan verir Çiçek ve asla “dilsiz şeytan” olarak göremeyiz onu. “Sorumluluk” ve “tanıklık” İlhami Çiçek’in ağırlığını en çok hissettiği ve hissettirdiği iki kelimedir. Üstelik şiirinin şiir dışında bir vadiye taşmaması da bu sorumluluğa dâhildir bence. “bu hüznün/mesnevisi yazılmadı” derken bu sorumluğun hem içeriğe hem de biçeme ilişkin boyutunu aynı anda vurgular.

Satranç Dersleri, bir yanıyla epik bir şiirdir. Kahramanların ve hainlerin satranç taşlarıyla temsil edildiği bir epopedir onun yazdığı.

“söyleyelim eBİR

ha

in

dir

eSekiz yok

yok ayrı bir düşman falan

genç çeri

ey e hattındaki budala

-Tanrım ne saflık”

Onun kitabındaki satrançta beyaz ve siyah taşlar iki ayrı taraf değil aynı hayatın iki rengidir. Dolayısıyla oyun bitince kutusuna hapsedilecek taşlardan değil o taşları tutup hareket eden insanları anlatır o aslında. Gerçek galibi olmayan bir oyunun yani hayatın temsilidir onun satranç tahtasını bahane ederek anlattıkları.

“çünkü satrançta

çünkü orada ve burada

her zaman

öğretidir zaman

aşkın da

katları vardır-kadim

kabarık bir öyküdür alınyazısı” der nitekim...

Onun 80 kuşağı şairlerinin pek çoğunun düştüğü “şiirsellik” tuzağına düşmemesini de bu hassasiyetine bağlarım ben kendi adıma. Nitekim kendisiyle yapılan bir söyleşide şunları diyerek kendi şiirini konumlar: “Düzyazının sözcükleri mantıksal bir düzlemde seyreder. Etkisi de mantıksaldır. Şiirse bir yoğunlaştırmadır. Sözcükler dönüşür, içe doğru sokulgan bir yapı kazanır onda. Yaşam şiirde yoğunlaşmış olarak vardır. Bütün öteki yazı türlerinde anlatılanların özü şiirde vardır, ama o daha çok anlatılmaz olanın, sözün dile getiremediğinin arkasındadır. Sürekli içsel devingenliğimizi yorumlaması bundandır. İç serüvenimizin saydam bir parçasıdır o. Görünür gerçeği hep aşar, aşmalıdır; yoksa çürür dar açılarda, insanın özündeki bilgeliği temaşa edemeden dağılır gider.”

ŞİİRİNİN SESİ

İlhami Çiçek’in şiirinde sesin özel bir yeri var. Hatta şiirlerini okurken merhumun bir tiyatro oyunu yazamamış olmasına hayıflanırım ben kendi adıma. Zira şiirinin “dramatik” bir boyutu da vardır. Bunda Edebiyat dergisi ekolünün tiyatroya olan ilgisinin de bir payı vardır elbette. Nitekim Son Öğrence adlı şiirinde İlhami Çiçek: “çocuklar oturun/tahtayı sil yavrum/ kapa kapıyı/yaslanın arkanıza/nerde kalmıştık evet/ve nice canlar yaktı/meryem yüzlü gelinleri dul bıraktı/ve bu yedi canlı devi/ve devin alev fışkıran gözlerini/korkunç homurtusunu zehirli tırnaklarını/varıp çatal yürekli yiğide/anlattılar/susun çocuklar” derken söz konusu boyut en bariz bir şekilde hissedilir.

Yaklaşık aynı kuşaktan olduğumuz için Şair İsmail Kılıçarslan’ın İlhami Çiçek hakkında söylediği cümlelerde yer alan biz öznesine kendimi de rahatlıkla dâhil edebilirim: “Ben ve benim gibi İlhami Çiçek’i şiirlerinden seven pek çok şair zannediyorum onu hep “göğe dalgın bakan bir çocuk” olarak canlandırdı zihninde. Hüznünü sevdik, çağa direnişini sevdik, ideolojik olanı şiire olağanüstü bir başarıyla sızdırmasını sevdik. Tekrarlayalım: Ama en çok hüznünü sevdik.”

Nuri Pakdil, vefatından sonra İlhami Çiçek için “Şiir sandığı.” demişti. “Bu Hüznün Mesnevisi”ni de matbu bir şiir sandığı olarak görebiliriz pekala..

  • Bu Hüznün Mesnevisi
  • İlhami Çiçek
  • Ketebe Yayınevi
  • 2018
  • 104 sayfa