Tünel'deki Rus Başkonsolosluğu'nu geçince, onun hemen sırasında Postacılar Sokağı'nı göreceksiniz. Bu sokak adını, yüzyılımızın başında kurulan Fransız Postanesi'nden alır (Rue des Postes). Sokağın başında çok eskiden “Hristo” adında bir meyhane vardı. Birçok güzellik gibi, şimdi o da yoktur. Evet, girin bu sokağa. Birazdan sizi tarih karşılayacak. Birazdan sizi saraylar, kutsal topraklar, sinema ve vampir uzmanları, melek kılığında çalışıp yaşayan seramik ustaları, cebinde baygın istavritlerle dolaşan ünlü ressamlar, elçilikler, tarihin en büyük aşk ustası Casanova'yı ağırlayan saraylarla karşılaşacaksınız...
Postacılar Sokağı'nın ilk sürprizi, ünlü fotoğrafçımız, Ersin Alok'tur. O, yıllardır düş gören bu gizli sokağın çok tanıdık bir simasıdır. Onun hemen karşısında, Hollanda Elçiliği'ne bağlı, Protestan Kilisesi, Union Church vardır. Yıllardır Amerikalılara ve bir süredir Korelilere dini servis verir. Bu sempatik kilisenin hemen devamında, Fransız, Katolik, Saint Louis Kilisesi yer alır. içine kapanık bir derviş gibi yaşar, bu labirent sokakta. Ve de “Latince'nin bol sesli suyuyla yıkanır.”
TARİHİN TANIĞI POSTACILAR SOKAĞI
Postacılar Sokağı'nın bir köşesinde, Eller Sanat Galerisi'ni göreceksiniz. Sahibi, içmimar, Nurhan Acun, 10 yıldır burada unutulmuş tarihten nasibini alıyor. Postacılar Sokağı'nın, içlerinden arya sesleri yükselen küçük dükkânlarını geçiyoruz. Karşımıza, o gösterişli yalnızlığıyla 100 yaşındaki, Glavani Apartmanı çıkıyor. Kapısının önünde Fransız Papillon Lisesi'nin neşesi yerinde öğrencileri kola içip şakalaşıyorlar. Yoksa, bu da bir düş mü? Evet bir düş artık bu. Papillon Lisesi'nin öğrencileri, neşeli ve haylaz sesleriyle bu sokağı çınlatmıyorlar, bir zamanlar Franz Lizst'in yaşadığı Nuri Ziya Sokağı'nı şenlendiriyorlar artık. Glavani Apartmanı”nın 8 numarasında yaşayan sinema arkeologu ünlü levanten, Giovanni Scognamillo*, kafasını dinliyor artık. Huzur arayan utangaç vampirleriyle daha rahat konuşuyor! Tam 32 senedir bu apartmanda oturuyor. Güçlü belleği ve titizlikle koruduğu arşivi sayesinde, neredeyse Pera'nın tarihi ona kaldı. “İlkokulda faşisttim!” diyecek kadar alçakgönüllü bir mizah anlayışına sahip. Birazdan önümüzde açılacak olan Tomtom Kaptan Sokağı için “İstanbul'un en kozmopolit sokağı,” diyor. O da buradaki ürkek tarih gibi evine sığınmış. Dışardan hoyrat sesler geliyor. Nice yangınların başaramadığını, o hoyrat sesler başardı çünkü...
Glavani Apartmanı'nın tam karşısında, sarı sıcak penceresi olan bir atölyeye giriyoruz. İki sanatçı çıkıyor karşımıza: Seramikçi, Ayfer ve eşi Sabit Karamani. 33 seneden beri o uçuk renkli çamurlarla düşler ve güzellikler yoğuruyorlar. Fırınları hep sıcak. Atölyeleri bir tarih müzesi sanki. En dipteki duvarda, Prag'ı anlatan bir fresko var. Burası, Karamanilere, Kuzgun Acar'dan kalmış. Ondan önce Namık Denizhan'ınmış. Üzerinize sıcacık anılar ve düşler yağıyor sanki. Ayfer Karamani kendi icatları fırında, o güzelim seramikleri, “ateşin çocukları”nı çıkarırken, Sabit Karamani'nin tomurcuk kokulu çaylarını yudumluyoruz. Sabit Karamani bu, şaka değil, Türkiye'ye ilk 6/6'lık Haselbald fotoğraf makinesini getiren, o.
Karamaniler o uçuk renkli çamurları okşaya dursunlar, biz Tomtom Kaptan'ın ilk sürprizine, Santa Maria Geçidi'ne uğrayalım. Mistik bir rüya kokan bu geçidi geçtikten ve Osmanlı döneminde tıp okulu kuran Charles Ambrois Bernard'ın adına ithaf edilen kitabenin önünde saygıyla soluklandıktan sonra sola kıvrılıyoruz ve bir başka sürprizle karşılaşıyoruz: Santa Maria Daperis Kilisesi. 1678 yılında yapılmış bu kilisenin İtalyan Papazı Peder Cladio tam bir Umberto Eco hastası. “Gülün Adı”nı kaç kere okuduğunu kendi bile bilmiyor. “Gülün Adı” ve Umberto Eco üzerine Cumhuriyet Gazetesi'ne yazılar yazmış; 3 yıldır burada.
GİZEMLİ BİR RESİM ATÖLYESİ
Santa Maria Praperis Kilisesi, yani yangınlar, sürprizler, ilginçlikler kilisesi, yüzyılın başında ziyaretçilerini Tomtom Kaptan Sokağı'ndaki geçidinden kabul ediyordu. Burada 1954 yılında konser veren Mesut Cemil Bey, Santa Maria'ya, Cadde-i Kebir'den girdi. Avusturya-Macaristan Kralı Fransız Josefin ölüm törenine katılan Enver ve Talat Paşalar da öyle. Keza, Alman İmparatoru, II. Wilhelm de... Ama unutmayın, bu kilisenin Tomton Kaptan'daki kapısı tüm “sokak kurtları”na açıktır.
Evet, tarih utangaç bir yüzünü daha gösteriyor. Tam sokağımızın baş köşesinde titrek bir yazı: CAPELLA ET HOSPITIUM FERAE SANCTAE Y 37. İspanya'nın Kutsal Toprakları'nın kapısı önündesiniz şimdi. Ne yazık ki içinde bir kültür merkezi olan bu kapı, bir süredir kapalıdır. Tarih susmuştur burada. Tierra Santa, yani, “Kutsal Toprakların yüzümüze kapanmış kapısının önünden hayal kırıklığıyla yutkunarak geçiyoruz. Tomton Kaptan'ın sol başında ise, gizemli bir resim atölyesi bekliyor bizi. Bu atölye, hakkında birbirinden ilginç efsaneler uydurulan ünlü ressam Rafet Ekiz'e aittir. Ekiz, birkaç yıl önce ülkemizin en çok resim satan ressamlarındandı. Tablolarının ismi, tabloları kadar ünlüdür: “Ayışığında Yapayalnız ve Düş Gören Gizemli Feministin Mutluluk Saatleri.” Yanlış hatırlıyorsam, beni bağışlasın. O bağışlamazsa, karlı kış günlerinde Bebek'ten Tünel'e kadar tüm sahipsiz sokakları dolaşıp yem verdiği yoksul güvercinler bağışlar beni. Ceketinin cebinde kimi kez baygın istavritler taşıyan Rafet Ekiz'in atölyesinden çıkıp sokağın öbür tarafına geçiyoruz.
Bu düş yorgunu sürprizler sokağında 30 yıldır reklam panosu yapan Mehmet Sezer de burada tarih olmuş sanatçılardan biri. Bürosundaki, atölyesindeki, Katolik kokular ve sesler içinde Tomton Kaptan'la bütünleşmiş sanki.
Mehmet Sezer'in bürosunun hemen yanından, üzerine taş plak sesleri sinmiş, belki de bu sokaktan da eski bir konağa giriyoruz. Evet, bir tarihi keşif daha yapıyoruz. Ressam İbrahim Safı, bu konakta neredeyse yarım asır yaşamış ve yedi-sekiz sene önce ölmüş. Eşi Zakharina Safi şimdilerde geçen onca yılın sırlarını, düşlerini çözmeye çalışıyor. “Geçti mi geçen günler?” İbrahim Safi'yi sorunca, iki titrek yaş dökülüyor gözlerinden.
Bu eski taş konağın altında Yorgi ve Katerine Dermaşonoğlu ailesi oturuyor. Bayan Katerina, felçli. Cana yakın bir Rum olan Bay Yorgi ise, ona yemek hazırlıyor. Yaşlılık denen o korkunç maskeyle güçlükle gülümsemeye çalışıyor. Tomtom Kaptan, onunla birlikte daha hangi sırlarını saklıyor acaba?
İSTANBUL'DAKİ SON BEYAZ RUS
Bu hayaleti andıran konağın hemen yanı başında, küçük bir saadet dünyası saklı. Burada Vladimir Jurajlof'un marangoz atölyesi var. Bay Vladimir, bir Beyaz Rus. İstanbul'un son Beyaz Rus marangozu. Dimitri adında, Beyaz Rus bir oymacı vardı. Kayıplara, ölümlere karıştı o da. Bay Vladimir'in babası, kızıllardan bir yelkenliyle kaçmış. Istırap dolu yolculuğa katlanmak için yolda sık sık uyuşturucu kullanmış. Teknesi, Terkos açıklarında batmış. Sahile yüzerek çıktığında, neler düşündü acaba? 35 senedir bu sokakta oturan Bay Vladimir'in babası, sonraki yıllarda Florya Köşkü'nde Atatürk'ün kaynakçılığını yapmış. Kedileri, fotoğrafını çektikten sonra ölen Boncuk isimli bir tavşanı ve bıçkın motosikletiyle Bay Vladimir, buradaki tarihin gülümseyen yüzü. Tepedeki camından güneşin binlerce gösteri yaptığı atölyesinde, büyük yabancı petrol şirketlerine tahtadan ilginç maketler yapıyor. Ve “Siz, bu sokağı çok önceleri görecektiniz!” diyor. “Burada bir balalayka orkestrası vardı ki sormayın gitsin. Çok şenlikti, buralar, çok!” Yıllar geçtikçe orkestranın o masal kahramanları da kayıplara, ölümlere karışmış. Coşkular, sevinçler, özlemler bu sokağın gizemli sessizliğine karışmış...
Bay Vladimir'in büyülü atölyesinden çıkıp önünüze gelen merdivenleri indikten sonra, tarihin bir başka yüzü aydınlanacak önünüzde: Kapitülasyon döneminden kalan Fransız mahkeme binası. Zarif, zarif olduğu kadar da kibirli olan bu yapı üzerindeki incelikli işlemeler gözünüzü alır. Yıllarca gücün ve paranın simgesi olmuş, Lois Justice Force... Şimdi kapısı örtük, pancurları kırık, önündeki taşlık girişinde vahşi otlar, ısırganlar bitmiş. Hüzün ve sessizlik bu yapıya saltanat kurmuş. Bu saltanat devam edecek; edecek, çünkü bu yapı bize değil, Fransız Elçilik Sarayı'na ait. Yıkmak bize mahsustur! Mahkeme binasının sırasında Fransız Elçilik Sarayı'nın arka kapısı var. Evet, Öyküler Sokağı, Tomtom Kaptan Fransız Sarayı'na da komşuluk yapıyor. 1939'da bu sokağa, İlhan Berk boşuna, “Elçilik Karteli” dememiş...
Tomtom Kaptan Sokağı, Fransız Elçilik Sarayı'nın önünde derin bir soluk alır, rahatlar, o utangaç labirent halinden kurtulur. Biraz daha gülümser size. hem de aşkla gülümser. Çünkü tam karşınızda, bu 16. yüzyıl yapısı olan Venedik Sarayı vardır. Gizli ve uçarı aşkların unutulmaz adamı Casanova da aslen Giacomo Casanova, 23 Ağustos 1745 gecesini bu güzeller güzeli sarayda geçirmiştir. Casanova, bu saraydan Marmara Denizi'nin, Boğaz'ın eşsiz güzelliğini kiminle seyretmiştir, bilinmiyor. O geceye ilişkin olarak, hemen hiçbir şey bilinmiyor. Ne yazık ki ülkemizde tarihin yüzü bize hep kapatılmıştır.
Bir zamanların güçlü tüccar cumhuriyetine ait bu saray, bu gün İtalya'nın İstanbul'daki elçilik evi olarak kullanılıyor. Fener'e kurulan ilk Venedik temsilciliği ise Haliç temizliği sırasında, bugün “doğru yol”u bulduğunu sanan bir belediye başkanı tarafından kaşla göz arasında yok edilmiştir. Hoyratlık, ne zamandır demokratlık oldu?..
Acaba, Venedik Cumhuriyeti'yle yapılan savaş sırasında Venedik elçisi olan Andre Memmo, Kililbahir'de hapsedildiği yerden çıkıp buradaki sarayına gelirken, bizim Tomtom Kaptan Sokağı'nda mı yakalandı? Bilemiyoruz. Tarih, neredeysen çık ortaya ve sokağımızın en ilginç siyasi takibini bize anlat, ne olur!.. Ve söyle, yine o dönem (1715) elçilik tercümanı olan Giovani Naon casusluk yaptığı için idam edilmeye Tomtom Kaptan Sokağı'na mı götürüldü? Tomton Kaptan bu güzel ama kötü talihli saray yüzünden ne olaylar yaşamadı ki. Ona önce, Venedik Cumhuriyeti'ni yenen Fransızlar sahip oldu. Sonra Napolyon yenilince, saraya apar topar Viyana Kongresi galibi Avusturya'nın uyanık elçisi el koyup yerleşti. Venedik İtalya'ya geçince ve Mondros Mütarekesi'nin ardından İstanbul işgal edilince, İtalyan birlikleri Venedik Sarayından Avusturyalıları yaka paça dışarı çıkartıp kendileri yerleştiler. San Marco'nun bu aslanlı sarayı, nihayet gerçek sahibine dönmüştü. Evet, Tomtom Kaptan bütün bu siyasi maceraları, bir film seyreder gibi seyretti. Olaylar hakkında yorumlar yaptı. Kimi zaman üzüldü, kimi zaman sevindi, kimi zaman heyecanlandı. Bugün Tomtom Kaptan Sokağı çok sıkıldığı zaman Casanova'nın kaldığı odadan Marmara Denizi'ni ve Boğaz'ı seyreder, hüznünü dağıtır, geçmişi özler...
Bu sokak daha bitmedi. Öyküler bitmez çünkü, birbirine eklenip, devam eder. İşte Venedik Sarayı'nın hemen bitişiğinde İtalyan Başkonsolosluğu. Şimdiki “balyozu” Alessandro Stassano.
FİLM SETİ DE OLDU
Konsolosluğun tam karşısında, yine eski bir bina var. Burası Ziraat Bankası'na ait. Bankanın eski, işe yaramaz, belki de gizli evrakları saklı odalarında ve salonlarında, Ziraat Bankası'nda çalışan bir iki müstahdemin ailesi kalıyor bu koca binada.
Tomtom Kaptan'ın, bir film seti olduğunu biliyor muydunuz? İtalyan Başkonsolosluğunun ve Ziraat Bankası'na ait binanın önündeki meydanda, aşk, intikam ve dehşet dolu Türk filmleri çevrilmiştir. Bu sokakta yer alan bir başka film seti, Tomtom'un gizemli oteli, İtalya-Dakar Oteli'dir. Evet, bu sokağın bir oteli vardır. Yıllar önce İtalyanların bir dünya başkenti olan İstanbul'a çok sık geldiği günlerde adı İtalya Oteli olan bu otele, bir de Dakar adı eklenmiştir. Şimdi odaları ve salonlarında gizemli ve şehvetli kadınların kokuları öd ağacına karışıyor. Masallara biraz da günahlar katılıyor. Tank Akan ve Ahu Tuğba, Beyaz ölüm filmini burada çevirmiş. Yakışır.
Bir keresinde “İtalya-Dakar Oteli”nin önünde Necla Nazır macera ve tehlike dolu bir film çevirirken yanma tehlikesi geçirmiş; kadıncağız dumanlar içinde soluğu bizim Beyaz Rus Bay Vladimir'in marangoz atölyesinde almış. Can havliyle bu büyülü marangoz atölyesinde çırılçıplak soyunmuş. Bay Vladimir'in gözü önünde. Bay Vladimir o günü hiç unutmuyor. Necla Nazır'ın soyunduğu yerde büyülü bir beyazlık kalmış. Şimdi o ne zaman isterse, o büyülü beyazlığı seyredebilir. Nasılsa, atölye kendisinin...
BU SOKAKLARIN BİZDE HAKKI VAR
Tomtom Kaptan Sokağı'nın efsaneleri, sanatçıları, sürprizleri, sarayları, uçuk kahramanları sizi sıktıysa, İtalyan Lisesi'ni de anlatayım; bitsin bu macera. 1888 yılında İtalyan hükümeti tarafından yapılan bu lisenin bugünkü müdürü, Emidio Rosico'dur. 70”i İtalyan 478 öğrencisi vardır. Şimdilik kayıtlar kapanmıştır...
Peki, son kez, bu masal sokağını “yüzyılın kışı” diye bilinen 1987 yılının kışında, kara bata çıka bulan büyücü şair ve sokak kurdu İlhan Berk'in, Tomtom Kaptan'ın başka sokaklara karışıp kayboluşunu anlattığı şu bölüme kulak vermeyelim mi?
“Tomtom Kaptan Sokağı, bu küçük alanda birden de yitiverir. Bunun için yığınla neden vardır. Birçok sokağa çanak tutan bir alandır çünkü. Bu sokaklar hepsi de ağzını ona vererek yaşar. Nur-u Ziya Sokağı'ndan başka, Seferbostan'la Babaocağı Sokakları da ellerini kollarını buraya atmadan yapamazlar. Yalnız o mu? Gül Baba, asıl o, bu küçük alanla yapışık yaşar. Ama Tomtom Kaptan Sokağı bugün bunları görmez. Bunun için, yine de yalnız yaşar. Ama bu bizim yakıştırdığımız, yalnızlık ona. Bir İtalyan sokağının yalnız yaşadığı hiç olur mu?” (İlhan Berk. “Pera”. s. 179-180.)
Evet, sokaklar unutulmaya gelmez. Hele bu sokaklar Pera'nın güzel çocukluğundan bize, çağımızın insafına kalan Tomtom Kaptan ve Postacılar Sokağı ise, hiç gelmez... Çünkü, böyle sokakların bizde hakkı vardır...