Çabucak çöken her evliliğin ardında kocaman kocaman bencillikler vardır

Ses sanatçısı ve aktör Özcan Deniz'in ilk yönetmenlik denemesi 'Ya Sonra?', âhir zamanda iyice başını alıp gitmiş bir vaziyetteki 'boşanma' olgusuna zarif bir sinematografi eşliğinde saygıya ve ilgiye değer bir bakış atıyor. Fakat, Deniz -kendi mahallesinin baskısından olsa gerek- aynı cesareti 'çözümün ne olduğu' noktasında ise hemen hiç gösteremiyor.

Ali Murat Güven
Çabucak çöken her evliliğin ardında kocaman kocama

alimuratg@yahoo.com

YA SONRA?

Yapım Yılı ve Ülkesi: 2011, Türkiye yapımı

Türü ve Süresi: Duygusal drama-Romans / 110 dakika

Yönetmen: Özcan Deniz

Yapımcılar: Ercan Deniz, Sinan Tekin, Vural Turunç

Senarist: Özcan Deniz

Görüntü Yönetmeni: Altan Dönmez

Özgün Müzik Bestecileri: Yıldıray Gürgen, Özcan Deniz

Kurgucu: Arzu Volkan

Sanat Yönetmeni: Kaan Kaşıkır

Kostüm Tasarımcısı: Fulya Halilcikoğlu

Saç Tasarımcısı: Özgür Saval

Makyaj Tasarımcısı: Bilay Özgök

Işık Şefi: Abdullah Yazıcı

Oyuncular: Özcan Deniz (Âdem), Deniz Çakır (Didem), Barış Falay (Cem), Ragıp Savaş (Ali), Erdem Akakçe (Ozan), Naz Elmas (Burcu), Mehmet Arslan (Timur), Janset (Ayten), Atakan Ilgazdağ (Akın), Fatma Toptaş (Ece), Mehmet Ulay (Mahir)

Konuk Oyuncular: Cezmi Baskın (Âdem), Ayşen Gruda (Safiye), Aliye Uzunatağan (Didem'in annesi), İsmail Düvenci (Didem'in babası), Altuğ Yücel (Avukat Numan)

Yapımcı Şirketler: DNZ Film-Demtaş Film-Renkli Filmler

Dağıtıcı Şirket: Warner Bros.

İçerik Uyarıları: Bir kaç bölümünde yüzeysel cinselliğe ve içki-sigara kullanımına yer vermesinden dolayı, 15 yaşından küçük izleyiciler için uygun bir yapım değildir.

Ailece izlenebilir mi? / ŞARTLI EVET (Ailenin küçük üyelerinin 15 yaşından büyük olması şartıyla)

Resmî İnternet Sitesi ve Fragmanı: www.yasonrafilm.com

Yeni Şafak-Sinema Puanı: * * 1/2

* * *

/resim/site/012c3860212c386022by.jpg
ve , birbirlerini severek evlenmiş genç bir çifttir. Fakat, bu evlilik, zaman içinde 'in sevgisi ve ilgisini dile getirme yönündeki reflekslerini köreltirken, 'in de özgüvenini yıkıp onu gitgide mutsuzlaşan bir kadına dönüştürmüştür. Vaktiyle eşinin peşinden ailesini, dostlarını ve mimarlık kariyerini bırakarak daha önce adını bile duymadığı uzak şehirlere yerleşmekte hiç tereddüt etmeyen , bu kez aynı fedakârlığı 'den beklemekte, ancak ondan böyle sevecen bir tavır göremememektedir. Yaşadığı psikolojik çöküntüye paralel olarak niyeti bozan kahramanımız, kendisini yeniden hayata döndüreceğine inandığı başka birine, zengin ve kudretli işadamı 'e yönelir. Fakat, kendisine önce patron, ardından da hayat arkadaşı olarak seçtiği bu iltifatkâr adamla ilişkisinde yolunda gitmeyen bir şeyler vardır. Dahası, bütün çabalarına rağmen, ilk göz ağrısı 'i de bir türlü unutamamaktadır.

* * *

Önümüzdeki günlerde düzenlenecek olan 83'üncü Oscar Törenleri'nde ödüllerin tozunu atmaya aday iki heybetli yapım, “Siyah Kuğu” ve “İz Peşinde”nin aynı anda gösterime girdiği bir hafta sonunda, Türk işi bir romantik komediyi (yer sorunu nedeniyle, yazılarının paylaştırılmasında zaten yeterince zorlandığım) sinema sayfamızın manşetine koyup koymamakta epeyce tereddüt ettiğimi peşinen belirteyim. Fakat, bu sayfayı hazırladığım ilk haftadan beri mümkün olduğunca yörüngesinden çıkmamaya çalıştığım temel bir kural, “Türk sinemasını her şartta kayırma” ilkem bir kez daha galebe çaldı ve Hollywood'dan gelen “ağır malzemeler”le ilgili diğer değerlendirmelerimi internet ortamına kaydırmayı seçtim. İşin gerçeği, evrensel adalet de bunu emrediyor, çünkü elâlemin Aranofsky'si ya da Coen Kardeşler'i üçüncü dünyanın gariban sinema yazarları kendilerini yere göğe sığdıramasa da yerden yere vursa da dünya çapına yayılmış dağıtım ağlarının desteğiyle bu küresel pazarlardan alacaklarını zaten fazlasıyla alacaklardır. Fakat, ilk uzun metrajını çekmenin heyecanını taşıyan Özcan Deniz (her ne kadar filminin bir sahnesinde Kürt kökenine itinâyla atıfta bulunsa da) bizim insanımız, bizim sinemacımız… Onun eserlerini sergileyebileceği en önemli pazar da yine bu topraklar… O yüzden, kendi sinemacımızı ve onun sinemasal çabalarını desteklemek adına, (yıllardan beri İsmail Güneş, Mesut Uçakan, Biray Dalkıran, Hasan Karacadağ, Çağan Irmak, Mahsun Kırmızgül, Mehmet Tanrısever gibi sinemacıların emekleri karşısında böyle davrandığı için sistematik bir taarruza mâruz kalan bir adam olarak) Deniz'in ilk yönetmenlik gösterisine de pozitif ayrımcılık yapmayı kaçınılmaz bir görev bildim.

/resim/site/032c3a51cf2c386026by.jpg
Söze önce olumlu taraflardan başlamak gerekirse, kendisini şimdiye kadar başarılı bir şarkıcı ve oyuncu olarak tanıyıp sevdiğim Özcan Deniz'in “Ya Sonra”sı, en genel çerçevede bir değerlendirmeyle “güzel bir film”… Oyuncu tercihleri ve bu oyuncuların ortaya koydukları başarılı performanslar, “çabuk çürüyen evlilikler” gibi alabildiğine gerçek ve yaşayan bir meseleyi odak noktasına oturtması, gösterişli sinematografisi, keyif veren müzikleri, su gibi akan kurgusu, ülkede yaşayan farklı etnisiteleri (tıpkı Mahsun Kırmızıgül'ün yaptığı gibi) karşı-ırkçılık ve ayrımcılık kokmayan sevecen bir üslûp üzerinden hatırlatıp vurgulaması, sahipsiz sokak hayvanlarını koruyup kollamanın önemine yaptığı göndermelerle güzel bir film… Hattâ, anılan artılarıyla, özellikle de ortaya koyduğu sinema estetiği açısından o kadar başarılı bir film ki, karakterler ve mekânlar Türkiye'ye ait olmasa, Hollywood'un (bu filmin on katı bütçeler harcayarak çektiği) herhangi bir romantik komediden hiç bir farkı olmadığını dahi rahatlıkla söyleyebilirim. Zımba gibi resimler, tertemiz bir ses kaydı, doğal oyunculuklar, birbirinden zevkli mekân kullanımları eşliğinde, bir “ilk film”in sınırlarını zorlayan yönetmenliğiyle bizlere hoşça vakit geçirtiyor sevgili Deniz…

Ancak, sıra, ele aldığı bıçak sırtı meselenin derinlerine inmeye gelince de aynı düzeyde çekinikleşiyor yönetmenimiz… “Günümüz Türkiye'sinde genç insanların evliliklerinin neden bir-iki kuşak önceki evlilikler kadar dayanıklı olmadığı” sorunsalına eğilme niyetiyle yola çıkan film, ilk yarısında biri cerrah-veteriner, diğeri ise mimar olan iki ana karakterinin incir çekirdeğini bile doldurmayacak sebeplerden dolayı didişmesine yoğunlaşıyor; ikinci yarıda da bu karakterlerin yaptıkları hataları (bana göre ne kadar doyumsuz birer gerzek olduklarını!) fark edip geri adım atmaları şeklinde bir mutlu sona ulaşıyoruz ve mesele bitiyor.

Yönetmenimiz, kendi yazdığı hikâyede bütün bu itiş-kakışı ne yapıp edip tekrar mutlu bir sona bağlamayı tercih etmiş; eyvallah, ona hiç bir sözümüz yok. Fakat şunu da çok iyi biliyoruz ki gerçek hayatta, aynı türden eften püften gerekçelerle çöken evliliklerin büyükçe bir bölümü sonradan her ne yapılırsa yapılsın yeniden toparlanamıyor; dahası bu tür "duygusal enkazlar"dan geriye çoğu kez bir sürü de masum bebek kalıyor. Yok mudur Özcan Deniz'in “çağdaş aile”"yi tehdit eden bu yoğun tatminsizlik ve bencillik psikolojisine söyleyebileceği esaslı bir söz, atacağı sıkı bir tokat?

/resim/site/022c3af3f72c38602bby.jpg
Orta, hattâ alt ekonomik sınıfa mensup sınıf ailelerden gelmelerine karşılık, Allah'ın kendilerine “Yürü ya kulum” dediği, “tıp” ve “mimari” gibi iki saygın alanda eğitim görme fırsatı bulmuş, üstüne bir de Türkiye'nin ticarî-kültürel başkenti İstanbul'da hayatlarını süren, genç, güzel ve sağlıklı iki insan… Hayatın henüz başlangıcında olmalarına rağmen, saray yavrusunu andıran bir evde yaşamaları da işin cabası… Fakat, erkek cephesindeki tezahürleri (feminist kadın izleyicilerin korkusundan olsa gerek) biraz daha cömertçe sergilenen, aslında kadın cephesinde de fazlasıyla hissedilmesine rağmen bir süreliğine bastırılmış olan çift taraflı bir bencillik patlaması, hikâyemizin merkezindeki iki insanın “bir yastıkta kocama” akdini yedinci yılından itibaren yerle yeksân ediyor.

Pekiyi, böyle bir senaryonun, günümüzde milyonlarca genç çiftin evliliğini tehdit eden, bırakın tehdit etmeyi bazen daha ilk aylarında bitiren bu dehşetli doyumsuzluğun nedenlerine ilişkin olarak söyleyeceği bir çift somut söz nasıl ol(a)maz? İnsanların, “dünya hayatı ve onun gelip geçici nimetlerini” haddinden fazla kutsayan bir sistemde daha ilkokul çağlarından itibaren aldıkları rekabetçi eğitimin, eş-dost ve akrabalardan gençlere pompalanıp duran “Karına/kocana asla güvenme” mealindeki o yoz ve çarpık evlilik algısının, hele de “maneviyat” ve ona bağlı değerler olarak kanaat, tevekkül ve fedakârlığın bu süreçte hayatın akışı içinden neredeyse bütünüyle by-pass edilmesinin hiç mi kabahati yoktur, günümüz Türkiye'sinin endişe verici düzeylere ulaşmış boşanma oranlarında?

Görünen o ki, biçimsel açıdan şaşılası düzeyde derli toplu bir ürün ortaya koyan yönetmenimizin, fikrî anlamda -en azından şimdilik- bundan daha ileri gitmeye cesareti yok. Aslına bakarsanız, ona hak vermiyor da değilim, çünkü daha ilk filminde bu yöne doğru en küçük bir eğilim sergilemiş olsaydı, tıpkı bir başka çiçeği burnunda yönetmen, Mahsun Kırmızıgül gibi onu da ipe çekerdi bu tek boyutlu medya ve sanat âlemi… Hele hele, büyük gazetelerin hafta sonu eklerindeki köşelerinden hemcinslerine habire “erkeklere güvensizlik” odaklı feminist tüyolar yumurtlayıp duran “kendi ayakları üzerinde dimdik dikilmiş” özgür kızların şerrinden resmen Yaradan'a sığınmak gerekirdi!

İşte, o yüzdendir ki yeryüzündeki en görkemli “camiler kenti” İstanbul'da geçen bir hikâyede, kahramanlarımız yollarını şaşırarak bile olsa asla dinsel bir simgeyle burun buruna gelmiyorlar, film boyunca “Allah” sözcüğü de “Allah kahretsin!” bedduası kapsamında olsun hiç duyulmuyor. “Evliliğin metafizik boyutu”ndan kusursuz bir sterilizasyonla ayrıştırılmış bir evlilik hikâyesi bu… Yaşanan sorunu büyük ölçüde ortaya koymayı başarırken, devâsını ise konuya hiç kafa yormadan direkt pas geçmeyi tercih ediyor. Sorunun kendince çözümünü de -"doğru yol"u içten gelen bir itkiyle bulmaları beklenen- iki toy kahramanının yaşayacakları olumlu tesadüflere bırakıyor.

Bu bir masal ise, doğrudur, masallarda bol bol tesadüfler yaşanır. Fakat, eğer ki izlediğimiz masalın anlattığı mesele dibine kadar gerçek ise o zaman da “Ya Sonra?”nın bu önemli fırsatı değerlendirip, sinema salonlarına mıknatıs gibi çektiği gençliğe şimdikinden daha anlamlı bir “son söz” söylemesini beklerdim doğrusu…

* * *

FİLMİN EN GÜZEL SAHNESİ:

'in, ayrıldığı eşi tarafından son bir kez pişirilip kendisine bırakılan yı mutfak masasında hıçkırarak içmesi ve bu sırada kameranın ondan uzaklaşması…

* * *

FİLMİN EN İYİ OYUNCUSU:

Başroldekilerin hemen hepsi çok iyiler… Fakat burun farkıyla da olsa, karakterini canlandıran ...

* * *

FİLMİN ANAHTAR CÜMLESİ:

“Günümüzün kadınları artık kendi ayakları üzerinde durmak istiyor.”

* * *

FİLMİN EN GEREKSİZ HAREKETİ:

'in yapımı vasiyet filmi ı biçimsel olarak açıkça çağrıştıran iki ayrı bölümde, bu bariz benzerlikle de yetinilmeyip Rus besteci 'in (daha önce anılan filmde ve benzeş sahnelerde kullanılmış olan) sinin bağırta bağırta çalınması… Doğrusu, ben amacı tam olarak anlayamadım: Büyük usta 'e kibarca bir selam mı çakıyordunuz, yoksa aynı konsepti çok beğendiğiniz için pişkin pişkin aşırıyor muydunuz?