Cumhurbaşkanı Gül'ün şifalı suyu

İstanbul'un yer adlarına dair haniyse bir külliyat var. Ankara ise bu konuda çok fakir. Şeref Erdoğdu merhum, işte bu eksiği gidermiş. Yazdığı kitapta, Başkent'in semt adlarına dair neler anlatmıyor ki! Misal: Meğer, Cumhurbaşkanı Abdullah Gül'ün konutunun sınırları içinde, insanlara asırlarca şifa dağıtan bir kaplıca kaynağı bulunmaktaymış.

Taceddin Ural
Cumhurbaşkanı Gül'ün şifalı suyu

Işık doğudan gelir” demiş merhum Cemil Meriç. Son 300 yıllık yanılsamanın aksine, doğruluğu kanıtlanmış bir önerme bu hiç şüphesiz. Bakı, M.Ö. 75'lerde ilkel Avrupa'da aradığını bulamayan Galatlar, daha iyi yaşam umuduyla “gurbet”e, doğuya doğru yola çıkmışlar. Bunlardan bir kısmı Anadolu'nun ortasındaki bir yere yerleşip, burayı öyle beğenmişler ki, Mısır seferinden aldıkları çapaları, yani “anküra”ları getirip, bu yeni yerin ortasına dikmişler. Olmuş mu size Anküra, sonra sonra da Ankara.

BAŞKENT'TEKİ OĞUZLAR

Bize bu bilgileri “Ankara'nın Tarihî Semt İsimleri” kitabında veren Şeref Erdoğdu, kitabının adından da anlaşılacağı üzere İstanbul için çokça örneği görülen ancak Başkent için nadirattan sayılan bir işe soyunmuş yıllar yıllar önce. Ankara'yı, tarihteki ilk günlerinden başlayıp Cumhuriyet'in ilk yıllarına kadar inceleyip, yer adlarının hikâyelerini derlemiş Erdoğdu. Şehri koruyabilmek için 50 yılda Ankara Kalesi'ni inşa eden Galatlar, ne var ki amaçlarına nail olamamışlar. Romalılar, Bizanslılar derken, 1071'de Müslüman Türk hakimiyetine girmiş “Anküra”. Oğuzlar'ın Kayı boyundan isimler de görülmeye başlamış. Bugün hala aynı adla anılan Bayındır, Çavundur, Peçenek köyleri gibi…

HACI BAYRAM'IN 'SONFASIL'I

Sonra manevî nüfuz alanı olmuş Ankara, mekân isimleri de payına düşeni almış bundan elbette. Hacı Bayram-ı Veli Hazretleri, en önemli kutuplardan biri, belki de birincisi Ankara için. Ne var ki, Veliyullah'ın; heva heves, işret düşkünü bir yeğeni varmış. Birgün Hacı Bayram Hazretleri, onu dizinin dibine alacak, sabah ezanlarına kadar irşad edecek ve sabah namazı vakti geldiğinde haylaz yeğen, sadece işret masalarına değil, masum bir yer sofrasına bile tahammül edemeyecek hale gelecektir. “Kaldırın sofrayı, bu son fasıl” der yeğen, o ve hazirun tekrarlar bu cümleyi, “son fasıl, son fasıl” diyerek. İşte, Ankara'nın Sonfasıl, (Solfasol) köyünün adı böyle ortaya çıkacaktır. Bir ara Zülfazıl da denilen köyün adı, asırlar sonra ise 12 Eylül'ün “nü'cü paşa”sı tarafından darbe sonrasında “Solfasol” olarak değiştirilmiştir.

BAĞDAKİ CİNLER: ÇIN ÇIN BAĞLARI

Ankara, devr-i Osmanlı'da mamur olmaya devam etmekteydi. Ama hala bakir yerleri çok fazlaydı. İşte o devirlerde ekabirandan bir grup, bağların bulunduğu yöreye gitmiş. Bir ihtiyar görüp, sormuşlar, “Bağda ne var, ne yok?” diye. İhtiyar da, “in yok cin yok buralarda” diyecek olmuş. Biraz da, yanına gelenlerin heybetinden telaşla kekelemiş, “cin” yerine “çın” demiş. Bugünün Çinçin Bağları semti, o ihtiyarın dilinin sürçmesinden almış bu ismi.

AŞAĞI AYRANCI - YUKARI AYRANCI

Osmanlı, gayrimüslim azınlıklara pek çok isimler takmıştı. Özellikle cemaat başkanlarını tanımlamada “voyvoda, kocabaş, arhont, papas” gibi terimler kullanılıyordu. “Ayrancı” da, bu kümeden bir deyimdi. Ankara'da bugün Kızılay ile Çankaya arasında kalan bayırlık bölgede Rumlar oturuyordu. Yerli Müslüman halk da, bu azılık mensuplarına “ayrancı” diyordu. İşte, günümüzün Aşağı Ayrancı - Yukarı Ayrancı semtleri böyle ortaya çıkmıştı. Yine azınlıklardan mülhem adını alan bir diğer semt de Eğlence'ydi. Daha sonraları Aşağı Eğlence - Yukarı Eğlence diye ayrılan bu bölgeyi Ermeni halk, piknik ve sair eğlence için kullanırdı.

Gül'ün “Can Kaya”sı

Malûm, 864 rakımlı tepe Çankaya, son 90 yıllık siyaset tarihimizde çok önemli, sembol bir isim, bir mekân. Şeref Erdoğdu, bir yaz günü Çankaya gezmesi yaptığı sırada sakallı bir ihtiyarın, Çankaya'nın hikâyesini anlattığını şöyle anlatıyor: “Hafızamda kalan kırıntılar hâlâ dün gibi. Şöyle diyordu koca ihtiyar: Asırlar önce bu akan su, şu ilerideki havuzda toplanırmış. Nice dertlere deva, hastalara şifa olurmuş. Bu yüzden buraya cana can katan anlamında 'can kaya' demişler. Harpler sonrası suyun gözü kapanmış, akmaz olmuş. Daha sonra buralara yerleşen azınlıklar bu suyun gözünü açmışlar ama artık ne derde deva, ne hastaya şifa vermez olmuş. Lakin adı aynı kalmış, zamanla da söylene söylene 'Çankaya' olmuş.” Evet, Sayın Cumhurbaşkanımız Abdullah Gül Bey'e arzımızdır: İkâmetgahınız sınırları içerisinde dertlere deva, hastalara şifa bir suyun terekesi var. Can can katan, “can kaya”nın suyu bu su. Denilene göre, “özü”nü kaybetmiş. Ama kim bilir, belki de bir himmetle yeniden eski günlerine dönebilir.

Yeni bir şehir kurulurken

Cumhuriyet'in ilk yıllarında Ulus'tan yukarılara evrilmeye başlayan Ankara'da yoğun bir arsa spekülasyonu yaşanmaktaydı. Pek çok mebus, bürokrat; yerli halkın elinden arazileri satın alıyor, yeni imar planlarına göre de kısa sürede ihya oluyordu. Atatürk, birgün bu bölgede arazi alan milletvekili Necmettin Sahir'e takılmıştı: “Aferin Sahir, artık zengin oldun. Müstakbel yeni şehrin planı bu arazidedir.” Bugünün Yenişehir'i böylece adını bulmuştu.