Eski yazar çöpe sırada yenisi var

'Artık edebiyat dendiğinde sadece üç-beş yazar hatırlanıyor, o yazarların eserleri piyasaya sürülüyor. Pazarlamanın bir gereği olarak da bir 'yazar imgesi' yaratılıyor. Ama medya bu yazarı bir süre sonra tüketip çöplüğe atıyor. Hemen bir başka yazarı sürüme sokuyor. Çünkü sırada başka yazarlar da var.'

Necip Tosun
Eski yazar çöpe sırada yenisi var

Edebiyat hangi düzlemde bir dünya kurarsa kursun bir yüzü insana ve hayata dönüktür. Çünkü o hayatı besleyen, onu yüce, aşkın olana taşımayı amaçlayan temel kaynaklardan biridir. Edebiyat hayat karşısında insana bir birikim ve bilinç aktarır. Onu yüce, erdemli duygulara çağırır. Edebiyatçının üretim aşamasında böyle bir niyeti olmasa bile sonuç budur. Çünkü edebiyat kişisel olarak üretilir ama toplumsal olarak tüketilir. Yazar sezdirir, uyarır ve aktarır. Bunun okurda karşılığı ise keşif, yüzleşme ve aydınlanmadır. Hatta yeniden üretme, çoğaltma, zenginleşmedir.

Bu yönüyle edebiyat gücünü 'hayata müdahale'den alır. Bu güçten kastımız, toplumu, insanı değiştirme, dönüştürme, ona hissetmediği duyguları sezdirme kabiliyetidir. Halit Ziya, 'Hayat romanları değil, romanlar hayatları yapıyor' derken hiç şüphesiz yaşadığı dönemdeki edebiyatın gücünü ifade etmişti. Halit Ziya'nın bunu söylediği dönemler, edebiyatın gücünün etkin bir şekilde hissedildiği, edebiyatın hayatı etkilediği, hatta giderek dönüştürdüğü bir dönemdi. Bu yüzden Genç Werther'in Acıları'nı okuyanlar intihar ediyor, roman kahramanlarının isimleri çocuklara veriliyordu. Aynı nedenle ideolojiler toplumu biçimlendirmek, yönlendirmek için sanat-edebiyata ihtiyaç duyuyor, iktidar sahipleri edebiyatçıları yanlarında görmek istiyor, sofralarına çağırıyorlar, meclislere sokuyorlardı. Aynı gerekçelerle edebiyatçılar sürgünlere gönderiliyor, hapislere atılıyor, eserleri yasaklanıyordu. Çünkü edebiyat hayata değiyor, toplumda bir karşılığı oluyordu.

İçinde bulunduğumuz zaman diliminde ise edebiyat tam bir değer aşınması yaşıyor. 19. ve 20. yüzyıldaki o görkemli dönemlerinin çok uzağında. Sanki tüm dayanaklarını yitirmiş, insanlığa söyleyeceği, ileteceği hiçbir şeyi kalmamış gibi, popüler kültürün bir parçası olmak için çırpınıyor âdeta. Medyatik güç, küreselleşme dalgası, bütün bir insanlığı aynı şeyi sevdirmeye, aynı şeyden nefret ettirmeye ve ortak duygular oluşturmaya muvaffak olmuş gözüküyor. Edebiyatçı ancak oluşturulan insanlığın bu ortak ilgi alanına yaklaştığında, medyatik güç tarafından destekleniyor, gündeme getiriliyor. Pek çok edebiyatçı da bu güce teslim oluyor, bu büyüye, ışıltıya kapılıyor. Nitelikli edebiyatta direnenler ise oldukça sınırlı bir çevrede, yankısız kozalarını örmeyi sürdürüyorlar. Bu anlamda edebiyat, bir değer üretmek, bir şeye karşı çıkmak, bir şeyi savunmak, insanlığın ortak mirasını çoğaltmak, yaygınlaştırmak işlevlerinden süratle uzaklaşıyor. Toplumu, insanı değiştirme, dönüştürme, ona hissetmediği duyguları sezdirme kabiliyeti ortadan kalkıyor. Yazar, öncelikle piyasanın istek ve beklentilerine göre eserini oluşturuyor. Eserin içeriği değişiyor, yazarlar genel geçer temalarla eserlerini oluşturuyorlar. Ardından da en popüler tür hangisiyse yazarlar o türe yöneliyor. Böylece yazar, var olmanın, konuşulmanın, gündemde kalmanın bir parçası haline geliyor. (Şimdilerde popüler tür roman. Şairler, öykücüler bu türe yöneliyorlar.) Tabii her şey gündeme gelebilmek için. Bu da eserin geri plana itilip yazarın ön plana çıkması sonucunu doğuruyor. Çünkü medyatik güç ancak poplaştıracağı, starlaştırabileceği yazarları bünyesine kabul ediyor.

ESERLER METALAŞIYOR

Bu arada markalaşma devreye giriyor. Çünkü yazarın karşısında artık okur değil müşteri var. Eser hızla metalaşıyor. Gazetelerde, televizyonlarda söyleşiler ayarlanıyor, gazetelerin kitap eklerinde boy boy ilânlar veriliyor. Bu kitabın niçin yazıldığı, nasıl yazıldığı, bu kitaptan ne anlaşılması gerektiği, niçin sevilmesi ve alınması gerektiği en ince ayrıntısına kadar okura iletiliyor. Bir aşamadan sonra kitap aradan çekilip, yazar öne çıkıyor. Artık edebiyat dendiğinde sadece üç-beş yazar hatırlanıyor, o yazarların eserleri piyasaya sürülüyor. Pazarlamanın bir gereği olarak da bir 'yazar imgesi' yaratılıyor. Ama medya bu yazarı bir süre sonra tüketip çöplüğe atıyor. Hemen bir başka yazarı sürüme sokuyor. Çünkü sırada başka yazarlar da var. Sürümden kazanmak isteyen yazar en kısa zamanda yeni bir romanla yeniden sıraya giriyor. Bu döngü sürüp gidiyor.Bu piyasada yer almak isteyen yazar da kendisine yeni pozisyonlar biçiyor. Bu bağlamda artık günümüzde kimi yazarlar için ortaya iyi bir ürün koymak başlı başına bir anlam ifade etmemekte. Yazar, tüm bu yaşananlar nedeniyle o ürünün de önüne geçerek, onun üstüne basarak kendini takdim etmek istemekte. Bunun için de bir siyasete, bir 'yazar siyaseti'ne başvurmakta. Yazar siyasetinin ilk adımı bir imge yaratmak. Yazdıklarını aşan, onu örten, ondan daha farklı bir imge. Yazı daha geri planda. Yapılan her şey bu imgeyi parlatmak ve takdim etmek için. Yazar imgesi belli olduktan sonra yazar yaptığı her işte, her davranışında, bu imgenin peşinden gitmekte, onun gereklerini yerine getirmekte. Hiç şüphesiz her yazar, sanatçı, edebiyatçı yazdıklarının görülmesini, tartışılmasını, beğenilmesini arzu eder. Hele ülkemiz gibi edebiyatın, yazının iyiden iyiye değer kaybettiği, bir tepkisizliğin, duyarsızlığın, kayıtsızlığın hüküm sürdüğü yerlerde yazarların bu beklentisi elbette daha anlaşılabilir bir durumdur. Ancak sözünü ettiğimiz yazarlar için edebiyat temel bir mesele değildir. Ellerinde bir ateş yoktur. Ama bizim onların yandıklarına inanmamızı isterler. En belirgin özellikleri gözlerinin seyircilere dönük olmasıdır. Yeteneksiz ve vasat oldukları için de edebiyatın temel ölçütleriyle değil, cambazlıklarıyla seyircileri etkilemek isterler. Bunun için de sürekli 'tribünlere oynarlar'.

EDEBİYAT GÜCÜNÜ YİTİRİYOR

Şüphesiz 'tribünlere oynamak' ilk elde oyunu gerekli kurallara göre oynamamak anlamına gelir. Orijini, gerçeği başka bir şeye dönüştürmektir. Seyircilerin alkışına, beğenisine talip olmak demektir. Bu da kalite ve değerin asıl önemlisi oyunun kuralının önemini kaybetmesi anlamına gelir. Tribünlerden alkış alabilmek için numaralar çekmek gerekir. Ama unutulmamalıdır ki maç sahada biter ve alkışlar stadyumda kalır. Yeni bir müsabakaya kadar o yıldızların esamesi bile okunmaz. Bu nedenle yıldız, yıldız olarak kalabilmek için sürekli yeni numaralar bulmak zorundadır. Çünkü seyirci kan ve gözyaşı ister. Şapkadan tavşan çıkarma, attığını vurma bekler. Bu yazarlar da bu gerçeğe uyarlar. Kendileri için değil, yani edebiyat, sanat için değil, seyirciler için kavga verirler. Çünkü konuşulmak ve alkış almak için yapamayacakları şey yoktur. Medya tam da böyle cambazlar aramaktadır. Böylece tencere kapağını bulur. Bu şamata, karmaşa, kaos ortamında her şey birbirine karışır. Bu kişiler sürekli 'yeni gürültüler' bulurlar. Tıpkı pazar çığırtkanı gibidirler. Mallarının önüne durup, bağıra çağıra mallarını satmaya çalışırlar. Görüldüğü gibi edebiyat anlamını/gücünü yitiriyorsa bunun tek ayağa indirgenmesi pratik ve kolay bir çıkış yolu olmasına karşın yanıltıcıdır. Çünkü bu sorun birbirini besleyen pek çok nedenden kaynaklanmakta ve karmaşık bir durum arz etmekte. Ancak yaşananlar göstermiştir ki bunlar dönemsel ve geçici durumlar. İnsanlığın iyi, güzel, doğru arayışı dahası hakikate ulaşma arzusu bitmeyeceğine göre edebiyatın ateşi de hiçbir zaman sönmeyecektir. Sonuçta süfli duygular değil, aşkın, yüce duygular, yani edebiyat kazanacaktır. Edebiyatçıya düşen görev yaptığı işin hakkını verebilmektir.