Sabahat Akkiraz'ı medya biraz geç keşfetse de Alevi düysası onu hep sevdi ve gönüllerinde yüceltti. Konserler için ülkeden ülkeye koşan Akkiraz, yabancı ülkelerin TV kanallarında hayatı belgesel olacak kadar önemli bir sanatçı. Yabancı ülkelerin gazete sayfalarında tam sayfa röportajları çıkacak kadar da benimsenmiş bir isim. Böylesine benimsenmiş bir sanatçıyla ben de sizler için bir sohbete dalmak istedim. Fazla söze hiç gerek yok. Mutlu pazarlar...
Kendinizi bize biraz tanıtır mısınız?
Nasıl anlatmalı bilmem. Mersin'de doğdum. 7 çocuklu bir ailenin ikinci çocuğuyum. Babam evlendikten sonra çalışmak için Çukurova'ya gelmiş. Bir süre burada yaşamışız. Daha sonra Ankara'ya taşındık. Ekmeğin karneyle verildiği zamanlardı. Türkü, hayatımızın neredeyse tamamında vardı. Annem çok güzel sesli bir ev hanımıydı. Sürekli türküler-şarkılar söylerdi. Her Anadolulu anne gibi ilk öğretmenim annemdir. Babam ise oldukça müzikşinas ve Türkü çevresinde çok tanınan birisiydi. Onun sayesinde ustalarımla tanıştım. Hatta Mahzuni Şerif her zaman “Sabahat Akkiraz'dan önce babasını tanımış ve sevmiştim” derdi. Her Alevi gibi bizim evimizde de muhabbetler yapılırdı. Dedeler, Ozanlar, Aşıklar ve kaynak kişiler bu kültürü aktarmaya çalışırlardı. Onlardan bu kültürün tüm inceliklerini öğrenmeye çalıştım. Hâlâ da öğreniyorum. Geleneksel olarak Anadolu kültürünün kuşkusuz en naif, özel ve gizli kalmış melodilerini ve ozanlık geleneğinin bin yılda oluşturduğu teknikleri, onların dizinin dibinde yıllar içinde özümsemeye başladım. Ustalarım dediğim; Aşık Mahzuni Şerif'le, Muhlis Akarsu'yla, Aşık Daimi'yle, Feyzullah Çınar'la ve Davut Sulari'yle bu süreçte tanıştım ve yollarında yürüme kararı aldım.
13 yaşında ilk plak yapmışsınız. Müziğin bu kadar güçlü bir olgu olduğunu anlıyor muydunuz o yaşlarda?
Tabii ki... Sonuçta 5 yaşımdan beri Türkü söyleyen birisiydim ve bu müziği kendi iç disiplini içinde öğrenmeye çalışıyor ve bu konuda da ustalıkları ustaların gözetiminde bunları yapmaya çalışıyordum. Türküyü hayatla anlamaya yüreğimle hissetmeye çalışıyorum. Bana neden hep gülümseyerek Türkü söylediğimi soruyorlar. Bu inançla ilgili bir durum. Ne diyor Hz.Ali, “Güleryüz göstermek, cömertlik yerine geçer.” Çünkü biliyorum ki, artık insanlar neredeyse birbirlerine gülen gözlerle bakmıyorlar. Tanrının insana en büyük lütfu olan gülümsemekten bile uzaklaşıyorlar.
Londra caz festivaline katılmanız nasıl oldu?
Müzikal malzeme olarak müthiş bir materyal ve sonsuz bir kaynak. Biz bunu bu coğrafyada çok önemli bir noktaya da getirdik. Sazla gezmenin ayıp sayıldığı bir ülkeden milyonlarca bağlama ve milyonlarca albüm satılan, on binlerin katıldığı konserler ve deneysel çalışmalar yapılabilen bir noktaya geldik. Daha dün bize 'köyün müziği', 'kırın müziği', 'tezek kokan müzik' denirken, caz festivallerine katılan sanatçılar yetiştiren; dünya turnesi yapan müzisyenleri olan ve dünya müziğinde önemsenen bir segment olduk. Ben yurt dışında yaşamış bir insan olarak her zaman Anadolu müziğinin hak ettiği yerde olmadığını düşünüyordum. Devlet eliyle yapılmak istenen çalışmalar olduysa da siyasi partilerin partizanlığı yüzünden devlet kapısına yamanan torpilli türkücülerin yüzünden bu başarılamadı. Sonuçta dünya müzik arenasında torpil geçmiyordu ve bakanlara şirin görünme çabasının ötesinde müzisyenliği olmayanlar için gülünç durumlara düşmenin ötesine geçemiyordu.
Alevi kültürü apayrı bir şey ama son zamanlarda Alevi milletvekillerinin mecliste daha fazla yer alması gerektiği açıklanıyor. Siz buna nasıl yaklaşıyorsunuz?
Ben, milletvekillerinin sadece Alevi, Sünni ya da Türk ya da Kürt olduğu için değil vasıflarıyla milletvekilleri olması gerektiğini düşünüyorum. Ama şu da gerçektir ki; etnik kimlik ve inançsal kimlik sömürüye açık en önemli siyasi malzemedir. Şu bizden diye başlayan ya da şu yabancıymış diye devam eden ve kulaktan kulağa alçak sesle fısıldanan konuşmalar bu ülkeyi bu hale getirdi. Sen ben yerine biz olunamayan bir ülke konumundayız. Bu çok üzücü. Aslolan özgürlüklerin ve demokrasinin, insanca yaşamanın koşullarını sağlamaktır. İnsan, aç ve onursuz olduktan sonra ne olduğu bence önemli değildir. Bu yüzden bunu dönüştürmeyi düşünenlerin önceliği bu olmalı bence. Sadece vitrinlerine koydukları ve robotlaşmış adayların yerine kişiliği oturmuş, eğitimli ve vizyon sahibi insanlara ihtiyaç var. Birde şu var ki, bugün Alevi toplumunun talepleri var. Cemevlerinin ibadethane olarak kabul edilmesi, mecburi din dersi uygulamalarının seçmeli hale getirilmesi, özgürce inancın ifade ve ifa edilebilmesi gibi. Bunları kazanmak için illa Alevi ya da farklı inançtan milletvekili olmak gerekmez. Milletvekili, halktan gelen talebi yerine getirmekle görevli insanlar olduğu unutulmamalı. Talep insanca bir talepse çözenin kimliği bir şey ifade etmez.
Birçok ülkede konserler verdiniz. Tepki nasıl bizim türkülerimize?
Tek kelimeyle sihirli bir müzik olarak adlandırıyorlar. Anadolu'nun kendisi o kadar gizemli ve güzel bir coğrafya ki, müziği de o kadar özel. Ama unutulmamalı; bu müziği biz meydana getirdik. Biz yaşattık. Bütün fakirliğimize, çalkantılarımıza umutsuzluklarımıza rağmen. Neden? Çünkü Türküler bizim toplumsal travmalar geçirmemizin önündeki en önemli sigortadır. Bize umut veren, güç veren, birlik olma bilinci kazandıran Türküdür. Onu bir ecnebi bu kadar derin anlamayabilir. Ama anlatacak bizleriz.
Sivas olaylarında yakınlarınızı yitirmiştiniz. Kırgın mısınız hala?
Yakınlarımı yitirmenin ötesinde orada kaybettiğimiz her kişi bir parçamızdı. Kırgın mıyım? Evet. Ama kırgınlığım; 20. yy'da, bu coğrafyada hala bir grup insan, sırf birileri farklı düşünüyor diye, farklı inanıyor diye, farklı yaşıyor diye tahammül göstermeyip onları öldürme noktasına varabilmesine. Bunun hiçbir açıklaması olamaz. Olmamalıydı. Ama oldu. O dönemki konuşmaları, köşe yazılarını, insanların birilerini aklama çabalarını hala utançla hatırlıyorum. Ne zaman orada yitirdiğimiz birinin bir akrabasını ya da dostunu arkadaşını görsem yüreğim sızlıyor. Ustam Muhlis Akarsu ve eşi orada hayatlarını kaybetti. Geride sadece 3 kız kaldı. Buna yürek dayanır mı? Soruyorum size. O kızlar şimdi evleniyorlar. Anne babaları yok. Mezun oluyorlar, anne babaları yok… Kimse bunu hak edemez. Sırf birilerinin tahammülsüzlükleri. Zamanın değişmesine karşı inatla direnişleri ve değişememelerinin bedelini bu ülke ödememeliydi. Benim köyüm Sivas'ın Kangal ilçesine bağlı Yaylacık köyü. Alevi ve Sünni insanların bir arada barış içinde yaşadığı örnek bir köy. Birileri toplumsal barış arıyorsa benim köyüme gelsin ve görsün. Bu köyde sevgi var, dayanışma var, birliktelik var. Yaylacık sadece Sivas değil, Türkiye'dir. Niye mi? Orada biz Türküler söylüyoruz.
Değişmeyen de değişir
Popüler olmak mı, yoksa derinden kaliteli işler yapmak mı sizde daha önemli?
Yaptıklarımla zaten popüler kültürün bir ürünü ve oyuncağı olmadığım anlaşılmıştır.
Ama popüler olmadınız mı?
Birçok kendini popüler sayan sanatçıdan da popüler olduğumu söylemeliyim. Ama bizim tercihimiz işimizle konuşulmaktır. Bugün bu ülkede sanatıyla konuşulan o kadar önemli ve popüler sanatçı var ki, bence onları öne çıkarmak gerekli.
Türküden rock olur mu sizce?
Neden olmasın. Önemli olan niyet ve yeterliliktir. Siz yeterince iyi ve gelişime değişime ayak uyduran birisiyseniz yeniliklerden korkmazsınız. Ama bunları beceremeyecek kadar yeteneksiz ve beceriksizseniz. "Bu ne bee?" dersiniz. Değişemeyen gelişemez. Ne diyor Hz. Ali, "Değişmeyen de değişir"…