'İstanbul 2073'de nasıl bir yer olur?' diye düşünüyorsanız bu romanı okumanız gerekiyor. Tahsin Yücel'in Can Yayınları'ndan çıkan son romanı Gökdelen, konusunu bu gelecek tasavvurundan alıyor. Yücel, ironiden inşaa ettiği Gökdelen'de günümüze yaptığı göndermelerle hem gülümsetiyor hem de düşündürüyor.
Büyük bir avukatlık bürosunun başındaki ünlü avukat Can Tezcan için 2073 yılındaki İstanbul'da yaşamak bir çelişkiler yumağının içinde kaybolmaktan farksızdır. Marksist bir geçmişe sahip olan Tezcan, kapitalizmin her yanı kuşattığı böyle bir dönemde sisteme oldukça iyi ayak uydurmuş durumdadır. Kimi zaman eşi Gül Tezcan ile geçmişteki protestolardan, öğrenci olaylarından dem vurup iç geçirseler de ikisi için hayat artık bir gökdelenin üst katlarından birindeki lüks yaşamlarından ibarettir.
Can Tezcan'ın en iyi müşterisi olan Temel Diker, namı diğer Niyorklu Temel ise romandaki diğer önemli karakterlerden biri. Niyorklu Temel'in en büyük hayali İstanbul'u bir gün gidip de aşık olduğu Newyork gibi bir gökdelenler şehri yapmak ve Sarayburnu açıklarına Özgürlük Anıtından 3 kat daha büyük bir özgürlük anıtı dikerek annesi nokta hanımın eşsiz güzellikteki yüzünü ölümsüzleştirmektir. Tüm gökdelenleri birbirinin aynısı yaparak şehri yeniden bütünlüklü bir yer haline getirmeyi kendine amaç edinen Temel Diker'in yolu, Cihangir'deki evini satmak istemeyen Hikmet Hoca ile kesişir. Hikmet Hoca, bahçeli evinde mikrop saçtıkları gerekçesiyle nesilleri kurutulmuş olan kedileri ve kuşlarıyla birlikte yaşamaktadır. Hikmet Hoca'nın Niyorklu Temel'e evini satmayı reddetmesi her şeyin özelleştirildiği yabancı şirketlerin cirit attığı 2073 Türkiyesi'nde devletin elinde kalan son kale olan yargının özelleştirilmesi sürecini başlatan olaydır.
BİNALAR SİVRİLİR, İNSANLAR ÇÖKER
Can Tezcan en iyi müşterisi Temel Diker'in böylesine ufak bir sorun yüzünden tutkuyla bağlandığı gökdelenleştirme projesinin askıya alınması üzerine kendileri için bir türlü istedikleri kararı çıkarmayan yargıyı bizzat ellerine geçirmek ister ve yargıyı özelleştirme fikrini ortaya atar. Zamanın önemli gazetelerinden Küre'de, Cüneyt Ender gibi önemli bir gazeteci ise bir gökdelen katı karşılığında özelleştirmeye yaptığı güzelleme ile yargının özelleştirilmesi fikrini büyük bir devrim olarak Türkiye'ye lanse eder. Olaylar tam da bu noktadan sonra patlak verir. Özelleştirmeye doymayan devletimiz elinde kalan bu son kaleyi gerçekten de büyük bir devrim havasında ve hızla özelleştirmeye girişir. Romanın büyük bir bölümünde, özelleşen ve daha da globalleşen, globalleştikçe içten içe çöken bir sistemi analiz etmek mümkün. Binalar gittikçe sivrilirken insanlık çoktan dibe çökmüştür. Dürüstlük artık sadece bulunduğun çağda en az kötü olmayı başarmak olarak tanımlanmaktadır. Toplumun çöküşünün gizlenen tanıkları ise şüphesiz yılkı insanlardır. İşsizlik ve açlıktan şehirleri terkedip dağlarda yaşamaya başlayan ve devlet tarafından gizlenen bu insanlar, tüm roman boyunca sadece isimlerinden bahsedilen hayalet bir topluluk olarak ortada dolaşır. Yücel'in, gökdelen metaforunu kullanma biçimini gelişmeyle birlikte gelen bir çöküş olarak algılamak mümkün. İnsanların bunca olay karşısında tutundukları sahte ve çıkarcı algılamalarına karşın iyi anlamdaki bir değişimin yine insandan geleceğini Can Tezcan'ın şu sözlerinden anlamak mümkün:
VE BİR DİP DALGASI GELİR
"...bence insan doğasına güvenmek gerekir; insanların başkaldırı yetisine güvenmek gerekir. Biliyorum çoğu zaman, hem de hemen hemen her yerde, haksızlık egemendir, doğal gibi doğruluk gibi haklılık gibi göründüğü de çok olur. 'Bu böyledir, böyle gelmiş, böyle gider: yapılacak hiçbirşey yok!' der insanlar. Sonra bir yerlerden bir dip dalgası gelir, önünde ne varsa yerlebir etmeye başlar, adaletin ucu görünür. İnsanlar 'Bu böyle süremez!' derler ve bu böyle sürmez artık. İnsanların başkaldırı yetisinden umudu kesmemek gerekir."
Günümüzden bakılınca herşeyin bu kadar korkunç göründüğü bir çağ anlatımının insanda bıraktığı etkinin korku ve dehşet olması gerekirken kitap boyunca suratınıza mühtehzi bir ifadenin yerleşmesine engel olamıyorsunuz. Çünkü Tahsin Yücel gibi usta bir kalemin ironiyi, kendi diliyle ifade etme biçimi sizi ister istemez etkisi altına alıyor. Bu iş böyle devam ederse ne olur, gibi bir soru karşısında hayal edebileceğiniz en absürd senaryo romanda karşılığını alıyor. Geleceğe ilişkin bir senaryo olsa da günümüzden çok şeyi içinde barındıran kitabı okurken Teoman'ın "Gökdelenlerden tükürdüm dünyaya" şarkısını mırıldanmamak mümkün değil. Böylesi bir İstanbul'da başka ne yapılabilir ki...