Heybeliada'da bir zarif köşk

Heybeliada'nın yüksek bir yerinde, çam ağaçlarının arasında tek başına etrâfı seyreden zarif köşk, Türk edebiyatının en zarif, en hassas ve en müşkülpesent yazarı olan Hüseyin Rahmi'nin köşküdür. Hikâye ve romanları kadar, her çeşit yemeği yapabilmesiyle, dikiş-nakışla meşgûl olmasıyla, günde 15 defâ elini yıkayacak kadar titizlik hastası olmasıyla da renkli bir şahsiyetti Hüseyin Rahmi.

Mahmut Sami Şimşek
Heybeliada'da bir zarif köşk

Ada vapuru yavaş yavaş yaklaşırken Heybeliada'ya doğru, tâa uzaktan görürsünüz Hüseyin Rahmi'nin ormanlık içindeki yapayalnız köşkünü. Ve içinde bir zaman tek başına oturmuş romanlarını yazan yapayalnız romancıyı.

Bu Pazar Heybeliada'dayız. Hüseyin Rahmi'nin müze olan köşküne gidiyoruz. Adanın 4 tepesinden birinde yer alan 3 katlı ahşap köşke, dimdik yokuşları tırmanarak ulaşıyoruz. Biz yükseldikçe manzara da, görüş açımız da genişliyor. Köşkün kapısına geldiğimizde manzara muhteşem. Buradan tüm Heybeliada'yı seyredebiliyoruz. Tam karşımızdaki tepede Heybeliada Ruhban Okulu var. Ormanın içinde tek başına kalmış olan ve tüm evlerin bittiği sınırda yer alan bu köşkün planını Hüseyin Rahmi bizzat kendisi çizmiş. Titizliği ve hassaslığıyla meşhur olan Hüseyin Rahmi'nin her işini kendisi yapması, kimseye güvenmemesi, daha köşkün planında başlıyor.

YAPAYALNIZ BİR HAYAT

17 Ağustos 1864'te İstanbul'da doğan Hüseyin Rahmi, Sultan 2. Abdülhamid'in yâveri Mehmet Said Paşa'nın oğludur. Üç yaşında iken annesinin veremden vefâtı üzerine Girit'te bulunan babasının yanına gönderilmişti. İlkokula başladı fakat babasının evlenmesi üzerine altı yaşında tekrar İstanbul'a anneannesinin yanına gönderildi ve eğitimine burada devam etti. Daha o yaşlarda başlamıştı yalnızlığı. Bu yalnızlık hayâtı boyunca da devâm etti. Yakubağa Mektebi, Mahmudiye Rüşdiyesi ve idâdîde okudu. Târihçi Abdurrahman Şeref Bey'in himâyesinde Mülkiye Mektebi'ne girdi. Bu sırada annesi gibi vereme yakalanınca okulu bıraktı. Bu durum onu hayat boyu kalıcı, aşırı titizlik hastası yaptı. Çocukluğu kadınlar arasında geçti. Bu yüzden romanlarında kadınları detaylı bir şekilde tasvîr etmiştir.

“ŞIK” BİR KAZANÇ

Kütahya milletvekilliği de yapan Hüseyin Rahmi, yazarlığa meşrûtiyetin îlânından sonra başlamıştı. 1887 yılında Tercümân-ı Hakîkat gazetesinde tefrîka edilmiş ilk romanı "Şık" sâyesinde meşhur olmuş, 1 yıl sonra bu kitabının basılmasıyla önemli bir kazanç elde etmişti. Başarısı sebebiyle Sultan 2. Abdülhamid Han'ın verdiği beraat hâlen köşkün duvarında asılıdır.

Çocukluğunda yakalandığı veremden kurtulmak için 1900'lü yıllarda 10 yıl kadar her yaz Heybeliada'ya gelmiş, adada kiraladığı evlerde kalmıştı.

“ŞIPSEVDİ” İLE GELEN KÖŞK

1911'de basılan "Şıpsevdi" romanından 700 altun gibi büyük bir kazanç sağlamış, 1 yıl sonra bu parayla Heybeliada'daki köşkünü yaptırmıştı. 80 yıllık hayâtının son 31 yılını Heybeliada'daki bu köşkte geçirdi. 37 romanı ve 7 hikâye kitabı olan Hüseyin Rahmi, eserlerinin bir kısmını bu köşkte yazdı. 8 Mart 1944 te yine bu köşkte hayâta gözlerini kapadı. Kabri Heybeliada Abbas Paşa Mezarlığı'ndadır.

KÖŞKÜN BAŞINA GELENLER

Vefâtından sonra köşk, yeğeni Emine Muzaffer Gürpınar'a kalmış, ondan 1961'de Abdullah Tanrıkulu'ya intikâl etmişti. 1964 senesinde İstanbul vâliliği tarafından satın alınan köşk, Hüseyin Rahmi'nin ölümünden ancak 56 yıl sonra müze olabildi. Fakat 1961'den 2000 yılına gelinceye kadar, bekçi de olmasına rağmen, köşkün yağmalanması engellenemedi her nedense. Yazarın piyanosu, bisikleti, kemanı, yağlıboya tabloları, avizeleri, kristal takımları, antika halıları ve kitaplarının büyük bir kısmı yağmalandı.

“EVİMİN YOLU BENDEN DAHA MEŞHUR”

Köşke ulaşmak için evlerin bittiği, ormanın başladığı tepeye kadar tırmanmanız gerekecek. Zîrâ yazarımız romanlarında her ne kadar hep insan ilişkilerini anlatsa da, çamlık havasının hastalığına iyi geleceğini düşünerek köşkünü ormanın içine, insanlardan uzağa yapmış. Yazarın pek fazla ziyâretçisi olmayışının bir sebebi de buydu belki de. Zamânın şâirlerinden Şükûfe Nihâl bir gün: "Buraya gelmek için tayyâre lâzım" diye sitemde bulununca Hüseyin Rahmi'nin cevâbı, bu durumun kasten olduğunun deliliydi. "Benim evin yolu benden daha meşhurdur"

Galoşlarımızı giyerek içeri giriyoruz. Burası 1. kat. Kapıdan girer girmez karşımızdaki oda misâfir salonu. Yanında da küçük bir okuma odası var.

HEM YAZAR, HEM RESSAM, HEM AŞÇI

Ahşap merdivenlerden 2. kata çıkıyoruz. Bu katta da çalışma odası, yatak odası ve yemek odası var. Çalışma odasında abanoz ağacından, kahverengi, tek kişilik bir çalışma masası ve sandalye, masanın üzerinde kristal yazı takımları. Yanında da sallanan bir sandalye. Masa; kitap yazmak, sandalye de; okumak için. Duvarlar âile albümü gibi, çerçeveli fotoğraflarla dolu. Ve bir de kendi yaptığı yağlıboya tablolarla... 10 parmağında 10 mârifet olan yazarın ressamlığını da görmüş oluyoruz bu odada. Yatak odasının tam ortasında ise demirden bir karyola var. Yatağın üzerindeki kırmızı örtüyü bizzat kendi elleriyle örmüş.

3. kattaki cam çerçevelerin içinde de kendisi için ördüğü takkeler ve vazo kılıfı, sehpa örtüsü gibi danteller sergileniyor. Roman yazmaktan sıkıldığı zamanlar ya yemek yapar, ya da dantel örermiş. Evine gelen misâfirlerine de hediye edermiş bu dantellerden.

Bulunduğumuz oda, hem yemek odası, hem de misâfir odası olarak kullanılmış. Bunu, odanın her iki duvarındaki kitaplıklardan anlıyoruz. 350 Türkçe, 304 Fransızca kitap var burada. 110 cilt de gazete koleksiyonu. Bunlar orijinal.

EN BÜYÜK ÜÇ ZEVKİ: KİTAP, DANTEL, YEMEK

Yazar, hayâtını düzenli ve titiz yaşardı. Her sabah erkenden kalkar, spor yaptıktan sonra duş alır, akabinde iyi bir kahvaltı yapardı. Daha sonra da kahvesini alıp çalışma odasına kapanır, öğlene kadar romanlarını yazardı. Öğleden sonraki zamanını da en büyük üç zevkine ayırırdı: Kitap okumak, dantel örmek, yemek pişirmek. Bunların dışında, bisikletle dolaşmayı, bahçeyle uğraşmayı ve pikniği sever, zaman zaman sinemaya giderdi.

Hüseyin Rahmi için aşk, gelip geçici bir hastalıktı. Aşka o kadar mesâfeliydi ki… Bir gün İstanbul'da arkadaşlarıyla gittiği lokanta çıkışı sinemaya gitmişlerdi. Hiç sevmediği hâlde arkadaş hatırına aşk filmi seyreden Hüseyin Rahmi, sinema çıkışı fikrini soranlara şöyle cevap vermişti: "Bu yaşta aşkın filmi dahi çekilmiyor" Titiz, kibar ve evcil bir yapıya sâhip olan Hüseyin Rahmi'ye evlenmeyişinin sebebini soran Refik Ahmet Sevengil, o ânı şöyle anlatır: "Önce sıkıldı, kızardı, sualimi cevapsız bırakmamak için gülümsedi ve: 'Yattığım odada başka nefes istemem, sinirlenirim. Bunun içindir ki, misâfirlikte de kalmam' dedi.

GÜNDE EN AZ 15 KEZ ELİNİ YIKARDI

Sağlığına çok dikkat ederdi. Temizlik ve hijyen konusunda kimse onunla boy ölçüşemezdi. Yaz-kış eldivensiz gezmez, hiç kimseyle tokalaşmaz, günde en az 15 defâ ellerini, bir o kadar da ayaklarını yıkardı. Peçetesiz, kolonyasız evden çıkmaz, tanımadığı şahısların tuttuğu kapı kollarına da mendilsiz dokunmazdı. Kömürü sağlıksız bulduğu için dâimâ odun yakar, oda sıcaklığının 18 dereceyi geçmemesine dikkat ederdi.

Önem verdiği her işini kendisi yapar, başkalarına bırakmazdı. Sevmediği kişileri yanından uzaklaştırır, ya da kendisi uzaklaşır, hazzetmediği kişilere aslâ vaktini harcamazdı. Zevk almadığı hiçbir şeyle ilgilenmez, zevk aldığı şeylere ise saatlerini hattâ günlerini fedâ etmekten çekinmezdi. Övgüden, iltifattan hoşlanmaz, fakat sağlıklı olduğuna dâir sözler duyduğu zaman da son derece memnun olurdu. Memnûniyeti, mahcûbiyeti, rahatsızlığı hemen yüzüne yansırdı. Yemesine içmesine son derece dikkat eder, gündüz çeşitli fakat akşam çok hafif yer, yatmadan önce de yoğurt ya da kompostoyu ihmâl etmezdi. Yemek yerken aslâ su içmez, yanındakilere de içirmezdi. Arkadaşlarıyla yemeğe çıktığı zamanlar, yemek sonrası sinemaya gider, en çok da doğa ve tabiatla ilgili filmleri tercih ederdi.

Sükûnet, sessizlik, nezâket, titizlik onun değişmeyen vasıflarıydı. Hayâtı, bir sanat eseri titizliğinde yaşardı Hüseyin Rahmi.

YEMEK YAPMA SANATI

Köşkünün en sevdiği yeri mutfaktı. Burada saatlerini geçirir, her türlü yemeği titizlenerek yapardı. Yemeğin kokusundan, tuzlu mu tuzsuz mu olduğunu anlayacak kadar ustaydı. Husûsiyle zeytinyağlılar, salata, dondurma ve reçelde uzmanlaşmıştı. Dondurmayı çok severdi. Yemek, reçel ve dondurma târifi almaya köşkün kapısına gelen adalı hanımlar az değildi.

Piknik gezilerinde, zeytinyağını yanında götürür, rasgele yerlerden alınmasına müsaade etmezdi. Yaz aylarında mümkünse her hafta sonu sevdiği dostları ve yeğeni Emine Muzaffer Hanım'la birlikte pikniğe gider, gitmeden önce de piknik sepetini titizlikle hazırlardı. Zeytinyağlı patlıcan dolması, haşlanmış tavuk ve irmik helvası muhakkak olmalıydı. Sofra kurulunca da bir güzel salata hazırlar, süsler-püsler sofraya getirirdi.

En güzel oda en iyi arkadaşa

Nihâyet köşkün en güzel yeri olan çatı katına çıkıyoruz. Bu katta manzara muhteşem. Böylesine güzel bir odayı Hüseyin Rahmi, gençlik yıllarından beri en yakın arkadaşı olan ve uzun süre bu evde birlikte kaldığı Miralay Hulusi Bey'e tahsîs etmiş. Hulûsi Bey'in fotoğrafı, yatağının başucunda asılı. Yazarımız bu köşkte, ihtiyar dul yengesi Aliye Hanım, Aliye Hanım'ın kızı Safter Hanım, arkadaşı Miralay Hulûsi Bey ve hizmetçisiyle birlikte yaşadı. İstanbul'dan pek ayrılmamasına rağmen 1933'te ev arkadaşı Hulusi Bey'in vefât etmesiyle efkâr dağıtmak için bir süreliğine Mısır'a gitmişti. Evinin en güzel odası olan cihannümâyı ona tahsîs etmesi, kitaplarını bastırmadan önce ilk ona okutup fikrini alması, her sabah birlikte ada sâhillerinde ve çamlıklar içinde yürüyüşe çıkmaları, aralarındaki muhabbetin derecesini göstermeye kâfîdir sanırım.