Huzur kaçıran bir sanatçı olmak isterim

Genç yazar ve tanbur sanatçısı Fatih Baha Aydın, “Edebiyat insanı kendiyle yüzleştirmeli. Cevaplaması zor sorular sormalı” diyor ve ekliyor: “Ben de Dostoyevski gibi huzur kaçıran bir yazar olmak isterim.”

Harun Karabuç
Fatih Baha Aydın

Medipol Üniversitesi’nin genç akademisyeni Fatih Baha Aydın bir yandan tanbur çalıyor bir yandan da edebiyat alanında kalem oynatıyor. Üstelik hiç de fena olmayan eserler ortaya koyuyor. Musiki alanında Münip Utandı, Hulusi Babalık, Serap Çağlayan ve Murat Aydemir gibi hocalardan ders alan Aydın, yazdığı ilk romanı Bihaber ile hem Necip Fazıl hem Attila İlhan Ödülleri’nde ‘En İyi İlk Eser’ ödülüne layık görüldü. Dil anlamında ‘düz yazının zirvesi’ olarak gördüğü Ahmet Hamdi Tanpınar’dan işlediği konular bakımından da Dostoyevski’den etkilendiğini söyleyen Aydın, “Edebiyatın bence insanın huzurunu kaçırmak gibi bir misyonu olmalı. İnsanı kendiyle yüzleştirmeli. Cevaplaması zor sorular sormalı. Huzur kaçıran bir yazar olmak isterim” diyor.

Yazmak bir anlamda cesaret işi olsa gerek. Siz o cesareti nereden ve nasıl buldunuz?

Aslında ilk başta çok büyük bir cesaretim yoktu. Çünkü basılı bir eserim yoktu. Açıkçası biraz da korkuyordum. Cesaretimden korkumun üzerine gittim diyebilirim. Ama bir sesim olduğunu düşündüm. Yazmak istediğimi hissettim. Her gün sabahtan akşama kadar İSAM’daydım. Araştırma yapıyordum. Beni yakından tanıyanlar yazdığımı biliyordu ama hiçbir dergide yazım çıkmamıştı. Zor olan kısmı yazmak değil rahatımı kaçırmak oldu. Ben roman yazmak için rahatımı bozdum. Şimdi ikinci romanı çalışıyorum. Hızlı hazırlanıp evden erken çıkayım kütüphanede daha fazla vakit çeçireyim diye komik gelecek ama saçımı üçe vurdum. Uykum hafiflesin diye iki öğün yemeye başladım.

GÜVEN DAİRESİNDEN ÇIKMALIYIM

Huzurunuzu kaçırmak meselesi bir çalışma prensibi olmuş mudur sizde?

Kesinlikle. Kendimi güvende hissettiğim alanın dışına çıkmak isterim daima. O insanı tembelliğe alıştırır. Ben bunun tehlikeli olduğunu düşünüyorum. Şimdi ben bir kitap yazdım. Daha sıcak bir dil, daha doğrusal bir anlatım var ve entelektüel bir dünyayı anlatıyorum. Okuyucular benden yine bu tarz bir metin bekleyebilir. Benim bu güven dairesinden çıkmam lazım. Yoksa hep aynı tarzlarda yazan yazarlar gibi olurum. Önüme suni bir engel koyuyor ve onu aşmaya çalışıyorum. Yazarken bilmediğim bir dünyaya gireyim, anlayamayacağım bir insanı anlamaya çalışayım istiyorum. Çünkü anlama çabası beni geliştiriyor.

En başta yazma motivasyonunuzu nasıl keşfettiniz?

İlk yazma motivasyonum meraktan geldi. Üniversite son sınıfa geldiğimde edebi metinleri okuyordum. Okudukça yazarların farklı üslupları olduğunu fark ettim. Ben yazsam nasıl bir üslubum olur dedim. İlk çıkış noktam bu oldu. O zamanlar deneysel şeyler yazıyordum. Daha melankolik temalar... Sonraki dönemlerde merak duygusu sürükleyen güdü olmamaya başladı. Günlük hayatta asansör sohbeti yapıyoruz. Çok derin mevzulara giremiyoruz. Roman yazarak okuyucuyla çok uzun ve derin bir sohbet ediyorum. Aile ve toplum içinde olsak da yalnız canlılarız. Edebiyat o yalnızlık hisini biraz azaltıyor. Motivasyonum meraktan buna evrildi. Ancak hespinden önemlisi yazmak içten gelen bir arzu, kaynak gösteremiyorum.

https://image.piri.net/resim/imagecrop/2018/12/29/11/52/resized_d9cc6-2c191d1cbihaberkapak.jpg

Kendinizi yakın hissettğiniz veya yaklaşmak istediğiniz bir yazar var mı?

Dil ve tema olarak ayırmam lazım. Bizim nesrimizin zirvesi bence Ahmet Hamdi Tanpınar. Onun diline hayranlık besliyorum. Yahya Kemal, belki Ahmet Haşim’i de dahil edebiliriz. Ancak Tanpınar benim için çok büyük ilham kaynağı. Tema olarak örnek aldığım yazarlar Rus edebiyatından. Dostoyevski başta geliyor. Kitaplarını okuduğum zaman huzurum kaçıyor. Edebiyatın bence böyle bir misyonu olmalı. İnsanı kendiyle yüzleştirmeli. Cevaplaması zor sorular sormalı. Okuduktan sonra bıraktığı hisleri seviyorum. Ben de huzur kaçıran bir yazar olmak isterim. Çünkü o tarz kitaplar okuyucuya dokunuyor. Hiç sıkılmadan okuyacağınız bir kitabın yazarı olmak istemem. Böyle anılmak beni üzer.

YAZMADIĞIM ZAMAN HUZURSUZ OLUYORUM

Müzikle olan ilişkiniz nasıl başladı?

Altı yedi yaşlarındayken ailemle birlikte Amerika’daydık. O zaman abilerimle bana oyuncak alınacaktı. Annem org al, bundan sıkılmazsın demişti. Çok mantıklı geldi onu aldım. Hala duruyor. Türkiye’ye gelince annem Üsküdar’da bir kursa yazdırdı. Çok ciddi bir eğitim değildi. Yıllar sonra üniversiteye hazırlanırken piyano çalma merakım doğdu. Şimdi Tokat Gaziosmanpaşa Üniversitesi’nde doçent olan Fikri Soysal’dan ders aldım. O beni Türk müziğine yönlendirdi.

Nasıl yönlendirdi?

Piyanoda ona bir gam çalarken bana “Bu hicaz dizisi, sen bunu nereden duydun? Sen galiba Türk müziğine yöneleceksin. Bir Türk enstrümanı da çal” diye teşvik etti. Sonra ben internette Bora Uymaz’ın tanbur taksimini duydum. Ona yöneldim. Hulusi Babalık ve Murat Aydemir’den ders aldım. Serap Çağlayan’dan makam ve nazariyat öğrendim. Toplu icralara katıldım. Münip Utandı ile çalıştım. Onlar çok ufkumu açtı.

Müzik ve edebiyat arasında nasıl bir bağ kuruyorsunuz?

İkisi de kulaktan öğreniliyor. Birbirini besliyorlar. Kulağımı eğittikçe dilimin de geliştiğini gördüm. Ben yazarken de kulakla yazıyorum. Yazdığım cümleleri sesli bir şekilde okuyorum. Başka bir referansım yok. Kulağıma hoş geliyor mu diye bakıyorum. Ben müziği, salt edebiyatı beslediği için değil kulağımı eğitmek istediğim için devam ettiriyorum. Fakat eskisi kadar vakit ayıramıyorum.

İkisini bir arada götürmek ister misiniz?

Şimdilik gidiyor ama eskisi kadar çalamıyorum. Geçen sene daha fazla çıkıyordum dinletilere. Yine haftada bir gün komple müziğe ayırıyorum. Neyzen bir dostum var, onunla çalışıyorum. Üsküdar’da akşamları eve gidince bazen taksim yapıyorum. İki uzak makam seçiyorum, birinden diğerine geçmeye çalışıyorum.

İçinizde hangisi daha güçlü olduğunu hissediyorsunuz?

Müzikle uğraşmadığım zamanlar özlüyorum ama yıkılmıyorum. Ancak yazmayınca gerçekten huzursuz oluyorum. Yıpratan bir bekleyiş oluyor. Edebiyat daha ağır basıyor sanki. Sanırım en ciddi aldığım şey edebiyat. Müzik piyasasında muteber kimseler beni yanlarına aldıklarına göre kötü çalmıyorum ama edebiyat kadar müziğe kafa yormuyorum. Bihaber’i yazarken bir Mevlevi ayinini örnek aldım. Çünkü bu zamana kadar hiç böyle uzun bir metin yazmamıştım. Roman temposu hakkında bilgim yoktu.

Kesinlikle ilki kadar sevilmeyecek

İkinci kitabın içeriğinden bahsedebilir misiniz?

Eğer yazabilirsem daha güzel bir kitap olacağına inanıyorum. Hala istediğim yere gelemedi. Kesinlikle ilki kadar sevilmeyecek. Bihaber gibi sakin sularda yüzmüyor. Konu olarak çok farklı yerlerde ama benim dünyamda ilk kitabı tamamlıyor. Bitirebilirsem bu iki roman çok farklı hikayeleri anlatarak birbirini tamamlayacak diye ümit ediyorum.

Ne zaman okuyabileceğiz?

İçime sinmiş olsa bugün bile çıkabilir. Kurgusu bitti. Ama dil işçiliği duruyor. Karakterler hangi motiflerle hareket edecek diye bir yıl kitap okudum. Kurgu uzun bir uğraş istiyor. Şu anki halini beğenmiyorum, beğenirsem 2019’da. Onu da beğenmezsem bir yıl daha çalışır, 2020’de yayımlarım. Hiç de beğenmezsem yayımlamam. Nefsim, ‘Hazır ödül de aldın, hemen ikinci kitabı araya sıkıştır. O kadar da iyi olmasın, sen ekmeğini ye’ diyor ama bu doğru değil. Öyle olursa güzel bir eser çıkmayacak. Sabredersem de garantisi yok ama acele etmenin faydası yok. Şu anda dinlenme safhasında. Cümlelerimi unutmaya çalışıyorum.

Hep kaygıyla geçecek sandım

İlk romanla iki ödül birden almak sizi geriyor mu?

Çok baskı hissetmiyorum. Kompleks haline getirmiyorum. Mesela Dostoyevski ilk çıkışı İnsancıklar’la yaptı. Çok iyiydi. Ama ondan sonraki romanları başlangıçta çok iyi tepkiler almadı. İnsanların hayatlarında inişler çıkışlar olur. Ancak ödüller insanı biraz şımartıyor. Beni rehavete soktuğunu söylemeliyim. Biraz dengemi şaştım. Ne zamandır istediğim kadar çalışamıyorum. Bunun öncesinde hep mücadele tarafındaydım. Yazdıklarım basılacak mı, basılsa okunacak, beğenilecek mi gibi endişelerim vardı. Hep o kaygıyla geçecek sandım.