İnsanın varoluş ve yokoluş öyküsü

Etnometodoloji, insanların gündelik yaşantılarını sürdürürken kullandıkları metotları analiz eden bir kuram. Sosyolog Alain Coun bu kuramı tüm yönleriyle aktaran bir çalışma ortaya çıkarıyor ve alanın gelişiminin özet bir tarihini sunuyor

Yusuf Özkır
İnsanın varoluş ve yokoluş öyküsü

Modern bir toplumda insan nasıl daha iyi yaşar? On dokuzuncu yüzyılda bu sorunun cevabını arayarak çıktığı yolda Sosyal Teori toplumu ve insanı açıklamaya yönelik genel yaklaşımlara zamanla yenilerini ekler. Modern Sosyolojinin kurucusu sayabileceğimiz Emile Durkheim'in “toplumsal olanın nesnel gerçekliği” yaklaşımı ile Amerikan kalkınmacılığının ve işlevselciliğinin öncüsü Talcot Parsons'ın “normatif paradigması” da egemenliklerini yeni yaklaşımlarla paylaşmak zorunda kalır. Zamanla, anlamaya çalışan sosyoloji, açıklamaya çalışan sosyolojiden daha çok önem kazanır. Dolayısıyla toplumsala nitel yaklaşım, nicel yaklaşımın önüne geçer ve gündelik etkileşimlerin dolaysız deneyimleri içinde yorumcu bir paradigma olarak Etnometodoloji ortaya çıkar.

KAYNAKTAN HEDEFE YÖNELMEK

Yusuf Kaplan'dan ilhamla, genelde aydınlanma sonrası Batı, özeldeyse Sosyal Teori'nin serüvenine gönderme yaparak söylersek “Tanrısız araziden insansız araziye: İnsanın varediliş ve yok ediliş öyküsü, mecrasında akmaktadır. Özellikle kitle iletişim araçlarının yaygınlaşması, beyaz camın büyüsü, ancak ticari olanın tüketim nesnesi olarak sunulmaya başlaması, insanın hem toplumdan hem de kendinden uzaklaştığı, ruhuna kapandığı, süreci de beraberinde getirir. 1960 sonrası genellikle insanı, hırslarını, arzularını ve isteklerini merkeze alan farklı yaklaşım biçimlerinin türemeye başladığı yıllar olur. Kitle iletişim araçlarının etkisini merkeze alan iletişim araştırmalarında “kaynaktan hedefe gönderilen bilgi doğrultusunda bireyin görüşleri şekillenir” eksenindeki bakış açısı bu yıllarda değişmeye başlar. İletişim aracından alınan mesajın anlamlı bir bütüne dönüşebilmesi için bireyin ideolojisi, yaşam koşulları ve hissiyatının etkili olduğu kabul edilir. Bireyin varlığına yönelen postmodern düşünce de ilk örneklerini bu yıllarda verir. François Lyotard, “Postmodern Durum” isimli kitabında evrensel bilgiyi ve köktenciliği reddeder. Bütüncül bir yaklaşımla insan eylemlerini açıklama iddiasındaki büyük anlatılara artık günümüzde yer kalmadığını savunan Lyotard, Newtoncu bilim anlayışından çeşitli izmlere ve dinlere kadar büyük anlatılara karşı çıkar. Michel Focuault ise gerçeğin tek ve mutlak olduğu kabulüne karşı çıkar. Focuault, tarih boyunca bütün iktidarların gerçeği kendi söylemleriyle içselleştirdiğini ve onu mutlak hakikat olarak dayattığını belirtir. Gündelik yaşamın, pratik muhakemelerin, hayatla insan arasında kurulan ilişkinin keşfedilmeye başladığı yıllarda ünlü yönetmen Godard kamerasını insanın iç dünyasına odaklar. İşte etnometodolojinin Californiya Üniversitesi kampüslerinde doğduğu 1960-70'li yıllar da bu sürece denk gelir. Etnometodolojik araştırmanın düzenleyici ilkesi Alfred Schütz'ün deyişiyle, hepimizin “pratik sosyologlar” olduğu düşüncesidir. Etnometodolojinin bilimsel projesi, insanların gündelik yaşantılarını sürdürürken kullandıkları metotlar veya prosedürleri analiz etmektir. Bu gündelik “metodoloji” bir toplumun veya toplumsal grubun üyeleri tarafından ortaklaşa yaşantılarını sürdürebilmek için sıradan ancak ustalıklı bir biçimde kullanılır.

GÜNDELİK YAŞAMIN MUHTEVASI

Etnometodolojinin teorik ve epistemolojik önemi geleneksel sosyolojik düşünce tarzlarının köklü ihlali olmasından gelir. O, bir teori inşasından ziyade bir araştırma perspektifi, yeni bir entelektüel tutumdur. O sosyolojide ve insan bilimlerinde yeni bir paradigmatik harita oluşturur. Sağduyu bilgisi bir kenara itilerek geliştirilen Durkheimcı sosyoloji tanımına karşı çıkan etnometodoloji, insanlar olarak toplumsal varoluşumuzu organize etmek için ne yaptığımızın doğru bir açıklamasını sunma imkânına sahip olduğumuzu gösterir. Etnometodoloji, gündelik pratikleri etkileşimin her zaman lokal olarak konumlanan “burada ve şimdi”si içinde analiz ederek, resmi sosyolojiden dışlanan başka akımlarla, özellikle bir toplumsal grubun kendini anlayabileceği, yorumlayabileceği ve analiz edebileceğini göz önünde bulunduran müdahaleci sosyolojiyle bir araya gelir. Sosyolog Harold Garfinkel'in çalışmalarıyla başlayan Etnometodoloji; Alfred Schutz, Talcot Parsons ve Sembolik Etkileşimcilerden de beslenir. Hayatın aktığı mecralarda edinilen tecrübeler ve gündelik yaşamın muhtevasını anlamaya çalışan disiplin; insanların karşılaşmalarından önce zaten başkaları tarafından tanımlanmış durumlarda nasıl davrandıklarını açıklama çabasındaki sosyolojik analizin aksine, insanların durumu nasıl gördüklerini anlamaya çalışır. Toplumsal dünya verili değildir. Burada ve şimdi inşa edilir ilkesini kullanan Etnometodologlar; hayatı tecrübe ederek ya da duyumsayarak anlamak için hastanede, sokakta, bakkalda, trafik ışığında, telefon konuşmasındaki insana yönelir. Disiplinin kurucusu Garfinkel, Etnomotedolojik Araştırmalar'ın giriş yazısında kendisini bu araştırmaya yönelten perspektifi “Durkhaimci yaklaşımın aksine toplumsal olguların kendilerini nesnel bir gerçeklik olarak empoze etmediği” düşüncesi üzerine kurar. Garfinkel toplumsal olguların nesnel dayatmasına karşı pratik icraların olduğunu savunur ve toplumsal olguların toplumun üyelerinin başarılı birer icrası olduğunu söyler.

Alain Coulon ise bu kitabında etnometodolojinin amaçları ve uygulamalarını inceliyor, alanın gelişiminin özet bir tarihini sunuyor, alan içindeki mevcut, tamamlayıcı temel ilgi konularını gözden geçiriyor ve alanın en etkili bazı araştırma bulgularını sistematik olarak değerlendiriyor. Bu çalışma kuşkusuz etnometodolojinin seçici bir aktarımı değil. Kitap, kendi pratik icralarının lokal olarak üretilen, doğal olarak düzenlenen ve refleksif olarak açıklanabilir karakteri içinde temellendirilmesi gereken bir alanın büyük beklentileri içinde gömülü ironiyi tam olarak değerlendiren bir çalışmadır.