“Bu dünyada her şey herkese sihirli gibi gelir, sihirbaz hariç” Westworld
Güney Kore filmlerine ve ses getiren dizilerine alışkın biri olarak Kim Young-Ha’nın kaleme aldığı Veda romanıyla karşılaşınca Kore edebiyatıyla pek de haşır neşir olmadığımı farkettim. Hal böyle olunca romanı büyük bir merakla okumaya başladım. Klasik cümlelerle açılan kitabın kurgusu bir süre sonra beni bambaşka bir distopyanın içine sürükledi. Yakın gelecekte geçen bu distopyanın konusu, aslında şimdilerde çokça gündemde olan ve insanlığın sonunu getireceğine inanılan yapay zekanın vardığı yerdi. Bu başlıktan yola çıkarak kuru bir bilim kurgu anlatısı canlanmasın gözünüzde. Çünkü Kim Young-Ha, Veda’da yapay zeka ve insanı insan yapan değerler meselesini ahlaki, felsefi ve gerçekçi yönleriyle ele alıyor.
Aslında Westworld ve Black Mirror gibi dünya çapında büyük ses getiren dizileri izleyenler ile yakın zamanda yapay zekaya sahip Sophia’yla yapılan röportajları seyredenler için yeni olmayan bu tartışma, yazarın kendine has anlatımı ve felsefi derinliği olan cümlelerle farklı bir boyut kazanıyor. Bir solukta okunan Veda, yakın geleceğin çok da uzak olmayan gerçekliğini bir kahinin küresinden bize gösteriyor.
KORE’NİN EN YETENEKLİ POST MODERN YAZARLARINDAN
Yirmiden fazla eseri pek çok dile çevrilen Kim Young-Ha 1968’de Güney Kore’de doğdu. Kore’nin önde gelen üniversitelerinden Yonsei Üniversitesi’nde işletme eğitimi aldıktan sonra 1995’te Review dergisinde “Ayna Hakkındaki Düşünceler” ile yazarlık hayatına başladı. Kore Ulusal Sanat Üniversitesi’nde drama alanında dersler verdi. KBS Radio’da bir kültür-sanat programı hazırlayıp sundu. 2008’de kendisini tamamen yazarlığa adamak için yaptığı tüm işleri bırakan Kim Young-Ha, kitaplarıyla Kore’nin en yetenekli post modern yazarları arasında sayılıyor. Eserleriyle pek çok ödüle layık görülen yazar, Bir Katilin Güncesi adlı romanından tam 9 yıl sonra Veda’yı kaleme aldı. İki yıl süren romanın yazımı ise 2019 yılında, abonelikle e-kitap hizmeti sunan bir platformun talebiyle ortaya çıktı.
YAPAY ZEKA İLE EMPATİ KURDURAN ROMAN
Roman, bir yapay zekâ geliştirme kampüsü olan Human Matters’da robotlar ve hümanoidler üzerine çalışan Profesör Choi’nin oğlu Cheol ile ilişkilerini anlatarak başlıyor. Oğlunu evde eğiten ve sosyalleşmesini sınırlayan profesör, Cheol’ü edebiyattan sanata, müzikten matematiğe her anlamda donanımlı bir şekilde yetiştiriyor. Kampüsün dışında ise büyük bir kaos ve iç savaş hakim. Bu savaşın taraftarları yapay zekaya sahip hümanoidler-robotlar ve insanlar. Bir gün babasıyla dışarı çıkan Cheol, devlet görevlileri tarafından alınarak bir toplama kampına götürülüyor. Kahramanımız sisteme kayıtlı olmayan hümanoidler ve robotların cehennemi olan bu kampta kimliğine dair önemli bir bilgiye ulaşıyor. Kendini o güne kadar insan olarak gören ve tüm özellikleriyle bunu yansıtan Cheol, aslında babasının yaptığı süper geliştirilmiş bir hümanoid olduğunu öğreniyor.
Hikayesini birinci tekil şahıs ağzından dinlediğimiz kahramanın daha kitabın başlarında bir ultra geliştirilmiş yapay zeka ürünü olduğunu öğrenince şaşırmakla kalmıyor anlatacaklarına ilginiz daha da artıyor. Çünkü yaşadıklarını oldukça dokunaklı bir şekilde aktarıp kendi içinde sorgulamalar yapan Cheol ile ister istemez empati kuruyor ve onun hümanoid olduğuna içten içe inanamıyorsunuz.
İNSANI İNSAN YAPAN NEDİR?
Kitapta kült romanlardan Oz Büyücüsü’ndeki Korkuluk hikayesiyle yapay zekaya sahip hümanoidler arasında metaforik bir bağ kuruluyor. İnsanın tarih boyunca kendini tanrı yerine koyup -ya da yarışıp- yaratma eylemine olan bağlılığını da ifade eden bu göndermeler, yapay zekanın çıkış noktasında yatan temel güdüyü açığa çıkarıyor. İnsanı insan yapan şeylerin bolca tartışıldığı kitapta bir süre sonra insanlar ve makineler arasındaki sınır da ortadan kalkıyor. Kahramanımız Cheol ile toplama kampında arkadaş olan ve hümanoidlerin de hakları olduğunu savunan Seon kendi insanlığını şu cümlelerle sorguluyor;“İnsanı insan yapan neydi? Kol, bacak ve beyninin bir kısmı hatta belki de tamamını, kalbini ya da akciğerlerini yapay aletlerle değiştiren insanlara insan diyebilmemize neden olan şey neydi? Ben insanların yirminci yüzyılın sonlarından beri bu soruları sorageldiklerini klasik bilimkurgu film ve romanlarına bakarak tahmin edebiliyordum. Fakat bunun bir gün benim sorunum olacağı aklımın ucundan geçmezdi. Makineleri kusursuz bir şekilde taklit ederken günün birinde insanı insan yapan bazı şeyleri, örneğin etik gibi, terk edip merhametsiz bir varlık olarak yaşamaya başladığımda, sırf vücudumda kırmızı kan dolaşıyor ve kafatasımın içinde bir beyin var diye insan olabilir miydim?”
“YAŞAM BİLİNCİ YARATIR VE BİLİNÇ EBEDİDİR”
Gelişen teknolojiyi sihre benzeten Kim Young-Ha, bu sihirden başı dönen insanın sınırlarını belirleyen temel şeyin ölüm olduğunu söylüyor; “Yeterince gelişen teknoloji sihirden ayırt edilemez. İnsanlar kandırılmaktan hoşlanmasalar da sihre karşı cömertler. Ne kadar eğlendiklerini biliyorsun. Fakat kendisinin insan olduğunu sanan hümanoidler hafızaları ve hesaplama yetenekleri gibi özelliklerini mümkün olduğunca sıradan bir insan seviyesinde sınırlandırmalı ve korku, pişmanlık, mutluluk gibi insani duyguları da hissedebilmeli. Bunun için tıpkı insanlar gibi ne yaparsa yapsın sonunda öleceğini de bilmeli. Çünkü tüm duyguları daha güçlü hissedebilmek için hayatın sonsuz olmadığının farkında olman gerekir.”
Hayata anlam katan duyguların ölümle var olması hem gerçek hayatta hem de romanda finali belirliyor. Yazarın da dediği gibi “Evren yaşamı, yaşam bilinci yaratır ve bilinç ebedîdir.” Geri kalan her şeyse fani.