82 yılında Abbas Musevi ile birlikte Lübnan'ın Bekaa Vadisi'nde Hizbullah örgütünü kuran Şii din adamı Subhi Tufeyli, İran ve Hizbullah'ı eleştirdi. Suriye krizinde İran ve Hizbullah'ın müdahaleci tavrını, Esed rejimine destek vermelerini eleştirdi. Hizbullah'ı Suriye'de işlediği cinayetlerden ötürü “Şii DEAŞ" olarak tanımladı. Tufeyli'nin gözünde İran, mezhepçi tutumuyla Haçlı ve Siyonist planların İslam dünyasındaki “Truva atı" haline gelmiş durumda.
Tufeyli, Gerçek Hayat Dergisi'ne verdiği röportajda, çarpıcı ifadeler kullandı.
İşte Subhi Tufeyli'nin Gerçek Hayat Dergisi'ne verdiği röportajdan bir bölüm:
İran devrimi İslam dünyasının geleceği açısından büyük ümitler vaad etmişti. Oysa bugün neredeyse tehdit halini almış durumda. Bu büyük değişimin arkasında ne var?
Dediğiniz doğrudur. İslâm devrimi günlerinde ben İran'da idim. Devrim başarıya ulaşana dek aylarca ben de bu mücadelenin içerisinde yer aldım. Büyük bir hayali gerçekleştirmiştik. Devrimin liderinden bilhassa aslolan Muhammedî İslam'a dair kelimeler işitiyorduk. Duyduklarımız bize bunun bir mezhep değil İslam devrimi olduğunu söylüyordu. Tıpkı Hz. Peygamber (sav) devrinde olduğu gibi. Lider, İslam vahdetinden, Müslümanların birliğinden bahsediyordu. Filistin'i kurtaracak 20 milyonluk bir ordudan… Küresel istikbarla, emperyalizm ile hesaplaşmaktan söz ediyordu. Şüphesiz lider söylediklerinde sadıktı, içtenlikle bunları dile getirmişti. Ancak bölgedeki bazı Arap rejimlerinin ABD'nin dümen suyunda hareket etmesi, Saddam ile yapılan savaşta doğrudan karşı safta yer alarak Saddam'a destek vermesi bütün bu sözleri âdeta boşa çıkardı. Giderek İran içerisinde mezhepçi bir yapının oluşmasına, İran'da ABD'ye hizmet ederek öne fırlayan bir zihniyete yol açtı. Bütün o hayaller yıkıldı, tarumar oldu. ABD planına göre iş tutan bu zihniyet, İran ve diğer bazı Şiileri, Müslümanların arasında fitne aleti halini alacak olan bir yapıya dönüştürdü. Fitne savaşları çağının başlamasıyla da Şiiler yakasında bu yapı istenilen kıvama ulaşmış oldu.
Mezhepçilik, bölgemizdeki en büyük oyun haline geldi. Ne zaman başladı? Nasıl gelişti? Niye doğru düzgün farkına varılamadı?
Kökü eski zamanlara dek giden bir konudan bahsediyoruz. Müslümanlar arasındaki egemenlik mücadelesinin bir sonucu olarak gelişen bir olgudan. Gerek Hz. Aişe ve Sahabe, gerekse Ehl-i Beyt ve Hz. Fatıma taraftarları kendilerini bu mücadelede haklı görüp asker toplamaya giriştiler. Ama o vakit herkes biliyordu ki, gerek Sahabe gerekse Ehl-i Beyt (Allah hepsinden razı olsun) arasında ciddi bir ayrı gayrılık söz konusu değildi. Evet, bazı konularda görüşleri farklıydı ama neticede hepsi de aynı elin parmakları gibiydiler. Ancak daha sonra insanlar dinleriyle sınandılar ve kendinden olmayana çok rahat kıyabilen tekfirci görüşler ortaya çıktı. Müslümanların canını ve malını zulmederek kendine helal kılan bir zihniyet türedi. Bir de bu zihniyetin etrafında, uydurmacı kimselerin ortaya attığı hikâyeler ve rivayetler külliyatı oluştu. Mezhepçi devlet ricali de bunları destekledi, bu cürümü himaye etti. İnsanların arasında yayılmasına ve kökleşmesine sebep oldu. Tıpkı bugün bazı iğrenç mezhepçi devletlerin yaptıkları gibi. Nitekim bu devletlerin ellerinde kendi mezhepçi yaklaşımlarını Müslümanlar arasında yayacak, propagandasını yapacak her türlü imkân mevcuttur. İslam ve Kur'an ile alakası olmayan zehirli mezhep yaklaşımını allayıp pullayan onlarca TV kanalı bulunmaktadır.
Röportajın tamamını okumak için