İstanbullu 3 kardeş: Çınaraltları

İstanbul'un üç yaşlı çınarı vardır. İnsanların çay içtiği, buluştuğu bu üç mekandan İstanbul'u seyrettik. Gördük ki Osmanlı'nın simgesi olan çınarların altında geçmiş ve bugün hala kolkola.

Mesut Bıyık
İstanbullu 3 kardeş: Çınaraltları

Bu kadim şehre dair onca güzel şey arasından, her hafta, aynı adı taşıyan, ama bambaşka şeyler anlatan üç mekanı seçelim, hem biz keşfedelim hem de siz keşfedin diye birkaç satır karalayalım dedik. Fotoğrafçı arkadaşım Sedat Özkömeç ile aldık çantamızı elimize ve çıktık İstanbul'u arşınlamaya. İlk üçlü olarak da İstanbul'un dününü bugüne, koca gövdelerinin altında saklayarak taşımış olan üç çınaraltını seçtik.

Hakkını yiyemem, bu fikri bana Skylife dergisinde gördüğüm bir çalışma verdi. İlham kaynağı oldukları için o çalışmaya emek veren Hasan Mert Kaya ve Hakan Hatay'a minnetlerimi sunarım.

ÜÇ MEKANDA ÜÇ CAMİ

Üç mekanın bize anlattıklarını tek tek yazıya dökmeden önce, hepsinde gördüğümüz ortak bir özelliği aktaralım isterim. Her üçünde de tarihi çınarın ya da çınarların yanı başında bir cami var. Bu bize iki gerçeği söylüyor; Osmanlı toplumunda hayat camiler etrafında şekilleniyordu. Bir yere çoğunlukla saray erkanından zaman zaman da eşraftan hayırsever biri bir cami inşa ettiriyor, esnaf dükkanlarını bu caminin civarında kuruyor ve evler de bu merkezin etrafında çoğalıyor, böylece mahalleler oluşuyordu. Esnafın müşterilerini beklerken dinlendikleri yerler de tabii ki mahallenin kahvehanesiydi. Cami de zaten cem olunan yer demek değil mi? Yani Müslümanlar için sosyal hayatın merkezi camilerdi.

Çınaraltı ve cami ilişkisinin bize aktardığı ikinci gerçekse buraların ayakta kalmasında o camilerin rol oynamış olması. Kötü idareciler ve açgözlü müteahhitler her yeri talan ederken, bu camiler sayesinde çınarlara dokunamamış, çoğunlukla tarihi kahvehaneler de o günden bugüne gelebilmiş.

Çınaraltı adıyla anılan üç mekandan ikisi, boğazın iki kıyısında, karşılıklı olarak konuklarına keyifli saatler sunan iki özel yer. Biriyse Tarihi Yarımada'nın en tepesine yerleşmiş bir mekan.

Biz önce Anadolu Yakası'nda, Boğaz'ın kıyısında, kıyısında ne demek, adeta içinde yer alan Çengelköy Çınaraltı'na uğradık. İşletmecisi Fikret Morgül ile sohbet ettik bir süre. Hani o bildiğimiz, mahallede herkesin tanıyıp sevdiği esnaftan biri Fikret Abi. Bize buranın neden bu kadar sevildiğini anlattı.

800 YILLIK ÇINAR

Çengelköy'ün geçmişiyle bugünü arasına kurulmuş bir köprü olmuş Çınaraltı. Adını, pek çok olaya şahitlik etmiş, gölgesinde şöhretli ya da gariban birçok şahsiyeti ağırlamış, ulu çınardan alan Çınaraltı, bugün de İstanbulluların en çok sevdiği mekanlardan biri.

Çınarın yaşı tam olarak bilinmiyor, ama 800 yaşından büyük olduğu tahmin ediliyor. Yüzyılın başından 60'lı yıllara kadar balıkçıların altında ağ ördüğü bu ulu çınar, 1967'den itibaren gölgesinde çay içilen bir balıkçı kahvehanesine komşuluk etmeye başlamış. Yetmişlerde entelektüellerin bir araya geldiği bir mekan haline gelmiş Çınaraltı. Özellikle de mütedeyyin fikir adamlarının uğrak yeri olmuş. 12 Eylül'ü gerçekleştirenler, bu bir araya gelişleri çok tehlikeli bulmuş olmalılar ki, kahvehanenin kapısına kilit vurup mühürlemişler. Uzun süre kapalı kalmış, 1995'te Morgül Ailesi alıncaya kadar da kendini çok gösterememiş.

Şimdi entelektüelinden öğrencisine herkes buranın müdavimi. Güneş çıkmaya görsün, çınarın altından Boğaz'ın kıyısına kadar bütün masalar doluyor. Kışlık kapalı mekanı da var, oldukça da geniş. Fikret Abi, buranın bu denli sevilmesinin ardındaki nedeni şöyle anlatıyor: 'Bir kere, Boğaz'da böyle tarihi bir atmosferde olmak herkesin çok sevdiği bir şey. Öte taraftan, konuklarımız için burasını bir ticarethane olarak değil, dostların buluşma yeri olarak görüyoruz' diyor. Bunun için de herkesin buraya yiyecekleriyle gelmesine imkan tanıdıklarını, kendileri de yemek servisi sundukları halde içecek dışında ne getirirlerse getirsinler, memnuniyetle karşıladıklarını hatta bunun için ihtiyaç halinde destek de olduklarını anlatıyor.

İçeride de bahçede de çok sayıda insanın yanlarında getirdikleri yiyecekleri paylaştıkları hemen göze çarpıyor zaten. Başörtülülerle başı açık kadınların aynı masada, keyifle çaylarını yudumladıkları, bir arada yaşamanın güzelliklerini yansıttıkları bir mekan burası. Konuştuğumuz kadınlardan biri, buranın biraz daha modernleşmesinden yanaydı. Aynı masadan hemen itirazlar yükseldi: Burası modernleşirse bu keyfi alamayız! Fikret Abi de aynı fikirde: 'Ben buranın ruhuna zarar vereceğim diye kırılan sandalyeleri bile çaktırmadan aynısından yaptırıyorum' diyor.

24 SAAT AÇIK

Çınaraltı 24 saat açık. Bu sıralar hafta içinde biraz daha sakin, ama çok soğuk olmadığı günlerde hafta sonları yer bulmak zor gibi. Hele bir yaz gelsin, sıra beklemeden, geldiğiniz gibi oturmanız nerdeyse imkansız. Ben derim ki, şimdilerde sakinken, arayın dostlarınızı, alın etraftaki esnaftan simidinizi, böreğinizi, Boğaz'ın eşsiz güzelliğine karşı oturun, Boğaziçi Köprüsü'nden Tarihi Yarımada'ya kadar önünüze serilen muhteşem manzara eşliğinde Çengelköy Çınaraltı'nda bir güzel kahvaltı edin. Devirin peş peşe mis gibi çayları. Ne de olsa 1,5 lira.

Yanındaki mütevazi mescidi de bir görün isterseniz. Çengelköyü İskelesi kayıkçılarından Safranbolulu Yalnızkürek Ali Dayının oğlu olarak dünyaya gelip sonradan sadrazamlığa kadar yükselen Kaptan-ı Derya Hamdullah Paşa tarafından 1819 yılında yaptırılmış, iddiasız ama bana sorarsanız insanın olmaktan huzur duyduğu bir mescid.

Sahafları buluşturan mekan

Fatih Sultan Mehmed'in oğlu Sultan II. Bayezid Han'ın yaptırdığı cami vermiş buranın adını. Daha kolay telaffuz edildiği için Bayezid, 'Beyazıt'a dönüşmüş. Semtte dağınık bir şekilde inşa edilmiş olan külliyenin ana unsuru olan cami, İstanbul'da orijinalliğini koruyan en eski selatin camii olarak kabul ediliyor. Sultan II. Bayezid'in mezarı da caminin haziresinde bulunuyor. Çınaraltı dediğimiz yer de bu caminin külliyesi içinde yer alan, eski adıyla Kütüphane-i Umumi Osmanî, bugünkü adıyla Beyazıt Devlet Kütüphanesi, Sahaflar Çarşısı ve caminin arasında kalan dış avluya benzer mekan. Bir tarafında tarihi Sahaflar Çarşısı'nın yer aldığı Beyazıt Çınaraltı, uzun yıllardır, eski para satıcılarının, değerli ikinci el saat satanların ve tespihçilerin açık pazarı durumunda. Buna son yıllarda ne bulursa satanlarla ikinci el cep telefonu satıcıları da eklendi. Hele doksanlı yılların başında, Sovyetler Birliği'nin çöküş yıllarında, sadece Çınaraltı değil, İstanbul Üniversitesi'nin meşhur kapısından üniversite kütüphanesinin olduğu binanın önüne kadar bütün meydan seyyar satıcıların yerlere serdiği sergilerle doluydu. Neler yoktu ki, Doğu bloku ülkelerinden, özellikle de Polonya'dan gelen turistler evlerindeki ütüye, çocuklarının mızıkasına kadar ne buldularsa getiriyorlar, ucuz ucuz seyyarlara satıyorlar, onlar da yere serdikleri naylonlar üzerinde envai çeşit malzemeleri tutturabildiklerine veriyorlardı.

DEĞERLİ TEZGAHLAR

Burası gidip iki bardak çay içeceğiniz, gölgesinde dinleneceğiniz bir yer olmaktan öte bir yer. O küçücük ama değerli şeylerin satıldığı tezgahları ve tezgahta aşkla pazarlık yapan amcaları seyretmek kadar keyifli bir şey var mı bilemiyorum. Tek Şekerli Çınaraltı diye bir şiir kitabı da bulunan, dostum, sevgili ağabeyim Hüseyin Avni Dede'yi göremedim son iki üç gidişimde. Sordum etraftan, artık arada bir uğruyor dediler. Sağlığı yerindeymiş, ona sevindim.

Şu ara, cami ve kütüphane restore edildiği için ortalık biraz daralmış, ama Çınaraltı Çınaraltı'lığını bırakmaya pek niyetli değil.

Padişahın imzasını taşıyor

Emirgan Çınaraltı'nda bundan 20-25 yıl önce gittiğim günlerin tadını bulamıyorum şimdi. Sütiş'te kahvaltı yapmak hâlâ güzel, ama Sütiş ile cami arasındaki tarihi kahveler bir başka mekana evrildi sanki. Bana sorarsanız da bu kötü bir evrim oldu, çok ticari mekanlara dönüştü. Kahvelerin binaları hâlen o eski binalar olsa da önüne yapılan ve kahveleri tamamen kapatan sundurma benzeri yapılar, ruhundan kopardı sanki Emirgan Çınaraltı'nı. Ama olsun, yine de ender bulunan mekanlardan biri Emirgan Çınaraltı. Hiç unutmam, Sütiş'te bir arkadaşımla kahvaltı ederken, yaşları yetmişe dayanmış bir çift girdi kapıdan. El ele tutuşmuşlardı. Biz hemen kapının yanındaki, boğaza en yakın olan masaya değil de bir sonrakine oturmuştuk her nedense. Onlar bizim önümüzdeki masaya oturdular, yan yana, Boğaz'a karşı. Çaylarını da el ele içtiler. İşte kimileri için böyle bir yer Emirgan Çınaraltı.

SU AŞIKLAR TEPESİ'NDEN

Buradaki cami biraz daha görkemli. Sultan I. Abdülhamid tarafından yaptırılmış ne de olsa. Ana kapısı üzerindeki manzum kitabede yazdığına göre, erken yaşta ölen oğlu Mehmed ve onun annesi Hümâşah Hatun için 1781 yılında yaptırmış. Yanında hamam, değirmen, fırın gibi yapılardan oluşan bir külliyesi de varmış ama maalesef bugüne gelememiş. O külliyeden sadece meydan çeşmesi ayakta kalmış. Çeşmeden, semtin üstünde bulunan Aşıklar Tepesi'nde çıkan su akarmış. Bugün ayakta duran cami II. Mahmud tarafından 1838'de neredeyse yeniden inşa edilmiş. Sahil doldurulup, yol yapılmadan önce boğazın suları, caminin mermer merdivenlerine kadar dayanırmış. Hatta cemaat, karşı yakadan bu selatin camisine Cuma namazı kılmaya kayıklarla gelir, caminin mermer merdivenlerine yanaşan kayıktan inerek camiye girerlermiş.