alimuratg@yahoo.com
AŞK TESADÜFLERİ SEVER
Yapım Yılı ve Ülkesi: 2011, Türkiye yapımı
Türü ve Süresi: Romantik drama / 120 dakika
Gösterim Formatı: Standart 35 mm film (16 mm master kaynaktan aktarmayla)
Perdedeki Resim Oranı: 1.85:1
Yönetmen: Ömer Faruk Sorak
Senarist: Nuran Evren Şit Erdik
Yapım Tasarımcısı: İpek Sorak
Özgün Müzik Bestecisi: Ozan Çolakoğlu
Ses Kayıt Teknisyeni: Hasan Baran
Ses Tasarımcısı: Burak Topalakçı
Görüntü Yönetmeni: Veli Kuzlu
Kurgucu: Çağrı Türkkan
Sanat Yönetmeni: Hakan Yarkın
Saç Tasarımcısı: Fatih Paşa Tınmaz
Makyaj Tasarımcısı: Neriman Eröz
Oyuncular: Belçim Bilgin, Mehmet Günsür, Ayda Aksel, Altan Erkekli, Şebnem Sönmez, Hüseyin Avni Danyal, Berna Konur, Ümit Bülent Dinçer, Zafer Demircan, Hakan Çimenser, Batuhan Karacakaya, Pınar Çağlayan, Reyhan Asena Keskinci, Berkant Keskin, Yiğit Özşener, Yılmaz Gruda, Cezmi Baskın, Cansel Elçin, Ayşe Arman, Arif Keskiner, Caner Karamukluoğlu
Yapımcı Şirket: Böcek Yapım
Dağıtıcı Şirket: UIP Filmcilik
İçerik Uyarıları: Cinsellik/çıplaklık, şiddet ve argo açısından genel olarak temiz bir film. Fakat, bir-iki sahnesinde romantik filmlere özgü (öpüşme düzleminde kalan) kısa süreli ve yüzeysel cinsellik içeriyor. Bu yüzden, 15 yaşından küçük izleyicilere önerilmemektedir.
Ailece izlenebilir mi? / ŞARTLI EVET (Ailenin küçük üyelerinin 15 yaşından büyük olması koşuluyla)
Resmî İnternet Sitesi ve Fragmanı: www.asktesaduflerisever.com
Yeni Şafak-Sinema Puanı: * *
* * *
Yıl , 'da bir eylül sabahı… Hamile karısı 'ı hastaneye yetiştirmeye çalışan ' in kullandığı otomobil, panik nedeniyle 'in otomobiline çarpar. Bu çarpışma da 'in arka koltukta oturan hamile karısı 'nin erken doğum yapmasına neden olacaktır. İki bebek aynı gün dünyaya gelirken, hastanede ilk kez birbirlerini görürler. Ucuz atlatılan bu kaza, ve 'i bir araya getiren tesadüflerin başlangıcı olacaktır. Bundan sonra yolları, çocukluk ve ilk gençlik dönemleri boyunca 'da bir kaç kez daha kesişir. Her kesişme, iki gencin hayatında köklü değişikliklere sebep olur. Kâh birbirlerinin çocukluk aşkına dönüşürler, kâh ilk kalp kırıklığına… Fakat, bunların da ötesinde, yaşadıkları her yeni temas hayatlarının rotasını değiştirir. Üstelik, yalnızca onların değil, ailelerinin de…
Birbirlerinin hayatlarında bazen felaketlere, bazen de mucizelere vesile olan bu iki yoldaş, birleşmek alın yazıları gibi görünmesine rağmen, hiç bir zaman kalıcı bir şekilde birleşmeyi başaramazlar. Onları bir araya getiren şey her neyse, aralarına her seferinde şeffaf bir duvar örmeyi de ihmal etmemektedir. Bu durum, ta ki çeyrek yüzyıl sonra, 'da yolları bir kez daha kesişene kadar sürüp gider.
* * *
Sorak'ın hemen yanıbaşında ise (benim de bir dönem kamera asistanı olarak stüdyolarında epeyce bir sürttüğüm) URT-Ulusal Radyo-TV Prodüksiyon Şirketi'nde yetişerek zaman içinde ülkemizin en yetkin görüntü yönetmenleri arasına giren, kendi adıma çok şey öğrendiğim o çıraklık günlerinden muhterem arkadaşım Veli Kuzlu'yu görmekteyiz. Üstelik, Kuzlu, 16 mm formatında çektiği bu son filmi, “blow up” olarak tanımlanan 35 mm'ye büyütme işleminde ister istemez belli ölçüde kalite kaybı yaşanmasına rağmen yine de çok iyi toparlamış.
Müzik derseniz, kâh Ozan Çolakoğlu'nun özgün melodileri, kâh 1970'lerden 2000'lere uzanan bir zaman çizgisi üzerinde anılarımızda iz bırakmış nostaljik şarkılarıyla, özellikle orta kuşak üzerinde “damar etkisi” yapmaya pek müsait bir havası var filmin… Hele hele, büyük usta Bülent Ortaçgil'in “Eylül Akşamı” adlı parçasının Mehmet Günsür tarafından yeni bir düzenleme çerçevesinde seslendirilmesi gibi hoş sürprizlerle müzikal altyapı iyiden iyiye zenginlik kazanıyor.
Oyuncu kadrosunu zaten hiç sormayın gitsin; simâlarına son dönemin bir sürü başarılı filminden âşinâ olduğumuz tam bir “yıldızlar geçidi” sunuyor hikâye bizlere… Öte yandan, “Bu ekip beni yine de kesmez” diyen magazine fazla meyilli sinemaseverler için, ağır isimlerden oluşan kastingin içine Ayşe Arman gibi hafif tatlandırıcılar da katılmış!
Oysa, karşımızda yaşı 30'larını aşmış olup hayatında en az bir kez aşk acısı tatmış her izleyicinin burnunun direğini sızlatacak türden bir hikâye var. Ki özellikle yüksek resim ve ses kalitesiyle sinemalarımıza her iki haftada bir yepyeni bir örneği düşen Hollywood üretimi romantik komedilerden zerrece geride kalmayan bir yapımla karşı karşıyayız.
O hâlde, Sorak'ın filminin başarı formülünde eksik olan baharat nedir?
Bu soruyu film boyunca ben de kendi kendime sıklıkla sordum. Sonunda ulaştığım cevaplar ise iki ayrı yöne doğru uzanıyor. Bunlardan ilki, böylesi romans örneklerinde düşsel bir iyimserliğe, imkânsıza yaklaşan tesadüflere (türün klişelerine saygı adına) ne denli yüksek prim verirsek verelim, “Aşk Tesadüfleri Sever” bizi bir süre sonra kendi hikâyesinin iç tutarlılığına iknâ edemez hâle geliyor. Tesadüflerinin dozajıyla zaman zaman bir peri masalı için bile fazla zorlama duran bir senaryo bu ve Nuran Erdik'in yazdığı metin bol gedikli yapısıyla “Helal olsun, tam da kadın duyarlılıkları taşıyan dört dörtlük bir aşk hikâyesi” iltifatını öyle dolu dolu hak edemiyor. Bana (ve filmi izledikten sonra görüştüğüm bir çok meslektaşıma) göre, “Aşk Tesadüfleri Sever”in çekim senaryosu, bütünüyle olmuş, pişmiş ve çekim ortamına salınmaya hazır bir “nihai malzeme”den ziyade, kıvam bulma arayışının henüz ortalarındaki bir tür “eskiz/draft” görüntüsü vermekte… Bir aşk filmi olarak, var olanlardan çok daha şiirsel ve dokunaklı diyaloglarla takviye edilmesi gerektiği gibi, ödünsüz bir makasın da bazı görsel lüzumsuzlukları atması ihtiyacı hissediliyor film boyunca…
Yönetmen, bu tam pişmemiş senaryoyu eline alıp, onu usta bir ses, ışık ve görüntü ekibi eşliğinde elinden geldiğince özenli bir yaklaşımla görüntünün diline aktarmaya çalışmış. Ancak, sinemanın anayasasında hemen en başlarda yer alan o ünlü madde, “İyi bir senaryodan kötü bir film yapılabilir, kötü bir senaryodan ise asla iyi bir film yapılamaz” kuralı burada bir kez daha doğrulanıyor ve bütün o görsel çabalar prematüre doğmuş bir metnin zaaflarını örtemiyor. Bir aşk hikâyesini, -Ankara gibi- bu ülkede romantik bir film çekmek için akla gelebilecek en son kentin üzerine inşâ etmişseniz, o durumda daha zekice, sürprizlerle dolu ve inceltilmiş bir metinden destek almak zorundasınız.
Aynı şekilde, yeteneklerinden sual etmediğimiz sevgili eşi Yılmaz Erdoğan tarafından “pişme” süreci ne kadar hızlandırılmaya çalışılırsa çalışılsın, Belçim Bilgin Erdoğan da henüz bir filmin baş rolünü tek başına alıp götürecek kapasitede bir simâ ve yetenek değil… Ha, (Şeyh Said'in torunu olarak) gayet şuurlu bir politik aktivist olan Belçim Hanım'ın Iraklı Kürt yönetmen Hiner Salim'in “Sıfır Kilometre” (2005) ve “Dol” (2007) gibi filmlerinde erken gelen bir-iki baş rolü var gerçi, fakat gerek Türkiye'de gerekse dünyada şu son dönemlerde bir filmin ayakta alkışlanması için bünyesinde bir adet “Kürt” sözcüğünün geçmesi yetip de artıyor zaten. Henüz mevcut olmayan Kürdistan'ı adım adım ve sabırlı bir çabayla inşâ etme hırsı, sinemada, müzikte, edebiyatta, siyasette, sosyolojide, tarihte, ekonomide, akla gelebilecek her alanda tek kelimeyle “yükselen yıldız” pozisyonunda… O yüzden, referans olarak bu gibi “peşinen ilftifata mahkûm yapımlar"a değil, kendisinin -en azından hukukî uyruk itibarıyla- ait olduğu ülkenin sineması kapsamında yapıp ettiklerine bakmak gerekiyor ki bu kapsamda ilk aklıma gelen örnek de “Güz Sancısı”… Ancak, söz konusu filmde canlandırdığı Nemika karakteriyle öyle aman aman bir beğeniyle karşılanmamıştı genç sanatçı. Benim fikrimi sorarsanız, ben zaten gösterime girdiği günlerde topyekün reddetmiştim o filmi ve savunduğu siyasal tezleri…
İzlenir elbette; hattâ aşırı yüksek beklentiler içine girilmeden izlenirse bir çok bölümünden düpedüz keyif de alınabilir. Fakat, kalplerde ve belleklerde derin izler bırakmamaya namzet bir çalışma bu, o da başka!
Hoş zaten, günümüz Türk sinemasında “iz bırakmak” kimin umurunda ki?