İnsan vücudunda baş ne kadar önemliyse, başa giyilen kavuk ya da fes de o denli önemliydi Osmanlı'da. Kimliğinizi ele verirdi giydiğiniz fesler, kavuklar. Osmanlılar, kıyâfetlerinin tamamlayıcı unsuru olan ve bir mühür gibi son noktayı koyan feslerinden ve kavuklarından, mezar taşlarında dahi vazgeçmemişlerdi. Kavukların şekli, her sınıf ve mesleğe göre değişiklik arz ederdi. Bir şahsın sâdece kavuğuna bakarak onun mesleğini ve mevkîini tespit edebilirdiniz. Zîrâ başka mesleğe ya da rütbeye âit kavuğu giymek yasaktı. Her zümrenin kavuğu, kendine âit renkteki sarıkla sarılırdı. Meselâ yeşil sarık, Peygamber soyundan gelenlere mahsustu. Bunların dışındaki herkes beyaz sarık kullanırdı. Arada az da olsa sâir renkteki sarıklar da bulunuyordu. Tarikat erbâbının sarıkları, renkleriyle de birbirinden ayrılıyordu: Yeşil sarık Kâdirî, siyah sarık Rufâî, kırmızı sarık Bedevî tarikatı dervişlerine mahsustu. Mevlevî derviş ve şeyhlerinin sarıkları da yeşil-beyaz olurdu. Vüzerâ ve küberânın kavukları Hind kumaşından, halkın kullandığı kavuklar ise yerli kumaştandı.
KAVUK İSİMLERİ
Kavukların şekillerine ve cinslerine göre ayrı ayrı isimleri de vardı: Kânûnî Sultan Süleyman'dan, Sultan 2. Mahmut'a kadar Osmanlı pâdişahları tarafından giyilen 3 sorguçlu “Yusufî” adını alan kavuk, devlet-i âliyede yüksek makam sâhibi olanlara mahsustu. Sultan 4. Mehmet zamanında ortaya çıkan ve pâdişâhın bizzat giydiği tek sorguçlu “Dardağan Kavuğu”, kızlarağasının giydiği düz ve uzun, Yavuz Sultan Selim'in îcâdı olan ve ismini O'ndan alan “Selîmî Kavuk”, Sultan 1. Murat'ın îcâdı olan, silahtar ağalarının giydiği “Üsküfî Kavuk”, Sultan 4. Mehmet zamânında giyilmeye başlanan, kaptanıderyâlara mahsus “Paşâî Kavuk”, sadrazamların giydiği “Kallâvî Kavuk”, defter emînlerinin giydiği “Horasânî Kavuk”, nişancılar ve kâtiplerin giydiği “Kâtibî Kavuk”, defterdarların, zaman zaman pâdişah ve sadrazamların da giydiği “Mücevveze Kavuk” vs. Gayrimüslimlere gelince, onlar da Tatarlar gibi samur kürkten kalpak giyerlerdi. Hıristiyanlar mâvi, Yahudiler sarı takke giyerken, 1592 den îtibâren Hıristiyanlar siyah, Yahudiler kırmızı takke giymeye başladılar. Bir süre sonra da Yahudi takkeleri (kipa) mora dönüştü.
Husûsiyle yeniçerilerde imtiyazlı kavuklar da vardı. Meselâ “Çifte Kalafat Kavuğu” da denilen “Serdengeçti Kavuğu” aslâ başkaları tarafından giyilemezdi. Serdengeçtiler, yeniçerilerin fedâileriydiler. Sayıları 3000'in üzerindeydi. Ölenler şehit olur, sağ kalanlara “Serdengeçti Ağa” diye hitâb edilirdi.
FES TARAYICILAR
Sultan 2. Mahmut'un, Yeniçeri ocağını kaldırdıktan sonra, ata bindiği zamanlarda giydiği fes, ilk merâsim fesiydi. 1829 da fesin giyilmesini ferman buyurduğunda giyilen ilk fesler, bol püsküllüydü. Siyah ipekten püskülleri, fesin tamâmını kaplıyordu. Bu yüzden, rüzgârdan dağılan kâküller gibi karmakarışık hâle gelen bu püskülleri taramak için de, şimdinin boyacı çocukları gibi, sokaklarda, çarşılarda, ellerinde tarak, püskül tarayıcılar türemişti. Şimdikilerin “Boyayalım âbi” sözlerinin yerine “Tarayalım âbi” diyen, başta Yahudi çocukları olmak üzere bir çok gayrimüslim çocuk, bunu bile kendilerine geçim kaynağı hâline getirmeyi başarmışlardı. Daha sonraki zamanlarda Sultan 2. Mahmut, rüzgâr ve yağmurlarda dağılıp çok çirkin görünen püsküllerin örülmesi ve güzel bir görünüme kavuşması için bir ferman yayınlayarak bu hususu da nizâma bağlamıştı.
BU BAŞA KIYILIR MI?
Sultan 2. Mahmut döneminde 15 yıl arayla 2 defâ sadrazamlık yapmış olan Mehmet Emin Rauf Paşa, boylu boslu ve oldukça yakışıklıydı. Sadrazamların giydiği kallâvî kavuk çok yakışırdı o güzel başına. Fakat Sultan Mahmut dönemine yakışmayan bir de rakîbi vardı ki düşman başına. Bu genç sadrazam, her işine karışan Nişancı Hâlet Efendi ile mücâdele ederken tek başına, bir yandan da Sultan Mahmut'u iknâ etmeye çalışıyordu ki, halk tarafından “Devlet Kâhyâsı” lakâbı takılan bu adamı tard edip vazîfesinden azlede. Hattâ İstanbul'dan sürgüne gönderilmesini dahi istemişti. Lâkin… Düşman uyumuyordu. Aynı anda bir tuzak da Hâlet Efendi hazırlıyordu bu genç sadrazamı devirmek için. Çok zaman olduğu gibi yine kurnaz ve sinsi nişancı, sadrazama gâlip geldi. Genç sadrazam azledildi. Sürgüne gönderilmek üzere Balıkhâne Kasrı'na indirildi. Hakkında verilecek hükmü, kelle koltuğunda endişe ile bekleyen Rauf Paşa'nın, karşısında Bostancıbaşı Abdullah Ağa'yı görüverince, ölüm korkusundan erkekliğini dahi kaybettiği söylenir.
Bu sırada Hâlet Efendi de sarayda idi ve pâdişâhı, sadrazamını îdâm etmesi için iknâ etmeye çalışıyordu. Genç sadrazam için îdam fermânını alacağından o kadar emindi ki, Bostancıbaşıyı Balıkhâne Kasrı'na gönderen de o idi. Lâkin pâdişâhı iknâ ne mümkün. Yakışıklı sadrazamı için şöyle demişti Hâlet Efendi'ye: “Kallâvî kavuğun böylesine yakıştığı bu başa kıyılır mı? Sürgün edilsin kâfî.” Rauf Paşa kendisini bekleyen çektiriye binerek Sakız Adası'na sürgüne gitti. Aradan yıllar geçti. 15 yıl sonra aff-ı şâhâne ile yeniden pâyitahta dönen Rauf Paşa, hem Sultan Mahmut, hem de Sultan Abdülmecid zamanlarında tekrar sadrazamlık yaptı. Lâkin Rauf Paşa, yaşadığı ölüm korkusunu ve sürgünde geçirdiği çile ve ıstırap dolu yıllarını hiçbir zaman unutmadı. Bu yüzden toplantılarda, devlet işlerini görüşmelerde hep sustu, hep sessiz kaldı. Kendi görüş ve düşüncelerini hiçbir zaman ve hiçbir yerde açıklamadı. Bu uzun sessizliği ve suskunluğu sebebiyle dostlarından biri bir ara, bunca bilgisi ve tecrübesine rağmen, neden hiç konuşmadığını ve mühim meselelerde dâimâ sessiz kaldığını sorunca şöyle cevap vermişti acı acı gülümseyerek: “Şu zamandan sonra beni Kallâvî Kavuk bile kurtaramaz”
DAYANSIN EHLİ KUBUR
Peki Hâlet Efendi kurtulmuş mu? Eskilerin eskimez sözü: “Men dakka dukka” Ömrü başkalarının kuyusunu kazmakla geçen Hâlet Efendi kazdığı kuyuya düştü. O'nun başından geçenler de şöyleydi: Mevlânâ Hâlid Bağdâdî hazretlerinin aleyhinde, Pâdişah 2. Mahmut'a yine fermanlar çıkartmak için uğraşırken pâdişâhın sert tepkisine tosladı:
-Efendi! Böyle âlim ve Allah dostu zevâttan zarar gelmez. Zinhar onlara ilişmeyesin. Bu konuşmalar, Mevlânâ Hâlid Bağdâdî'nin kulağına gidince, Sultan 2. Mahmut için duâ etmiş, Hâlet Efendi'yi de Hz. Mevlânâ'ya havâle etmişti. Duâ hedefini buldu. Hâlet Efendi, Mora isyânı sebebiyle Konya'ya sürgüne gönderildi. Arkadan îdam fermânı geldi. Hz. Mevlânâ cezâsını vermişti. Ölümünün ardından şu beyit yazıldı Hâlet Efendi için:
Ne kendi eyledi rahat, ne halka verdi huzur
Yıkıldı gitti cihandan, dayansın ehli kubur
KAVUKTAN FESHANEYE
Sultan 2. Mahmud'un kıyâfet devriminden nasîbini alan kavuklar, yerlerini fese terk edince, bu fesler de pâdişahların isimleriyle anılır oldu: “Mahmûdî Fes”, “Mecidî Fes”, “Azizî Fes”, “Murâdî Fes”, “Hamîdî Fes”, “Reşâdî Fes” gibi. Pâdişah isimleriyle anılanlardan başka, “Zuhaf”, “Sıfır”, “Kurna”, “Şılk”, “Âlî” gibi isimler de fes isimleri olmuştu değişik dönemlerde. Sultan 2. Mahmut Han'ın, yeniçeri ocağını kaldırdıktan sonra kurduğu “Asâkir-i Mansûre-i Muhammediye” isimli ordunun askerlerinin giyeceği fesleri îmâl etmek için de Eyüp”te feshâne inşâ edilmişti. Ekseriyatı Kiraz rengindeki feslerin püskülleri de siyahtı. Yalnız askerlerin giydikleri fes, mavi püsküllüydü. Külhanbeylerinin fesleri ise siyah denecek kadar koyu vişneçürüğü rengindeydi. Son dönemlere kadar külhanbeyleri ile yangın köşklüleri tarafından giyilmişti bu renk fesler.
Din adamı ile doktor aynı kavuğu takardı
Divan üyelerinden Şeyhülislâm ile Hekimbaşı aynı kavuğu giyerdi. Adına da “Örfî Kavuk” denirdi. Sebebi de şuydu: Biri iman ile biri can ile meşgul. İkisi de mühim iş. Biri olmadan ötekinin anlamı yok. Bunlardan başka “Selîmî”, “Perişânî”, “Kubâdî”, “Azamî”, “Kafesî”, “Destârî”, “Börk”, “Kalafat” isminde kavuklar da vardı. Giyenlerin mesleklerine göre isim alan kavuklar da şunlardı: “Ulemâ Kavuğu”, “Esnaf Kavuğu”, “Hasoda Kavuğu”, “Enderun Ağası Kavuğu”, “Peyk Kavuğu”, “Çuhadar Kavuğu”, “Zâdegân Kavuğu” gibi.
KÜLHANBEYİ
Külhanbeylerine meşrûtiyet devrinde rastlanmaya başlanmıştı. Aykırılığı fesinden başlayan külhanbeyleri, herkesin giydiği fesin daha koyu renklisini giyerlerdi. Siyaha yakın bu feslerin tepesi de dar olurdu. Külhanbeyleri, soğuk havalarda evleri barkları olmadığı için, ısınmak maksadıyla hamam külhanlarının (su ısıtılan ocakların) dibinde yatarlardı. Bu yüzden halk onlara külhanbeyi lakabını takmıştı. Sakal bırakmazlar, bıyıklarını ise inceltip bükerlerdi. Yaşları en az otuz kırk civarlarında olur, her zaman ütülü ve paçalı bol pantolon, sivri burunlu ve topuklu ayakkabı giyerler, illaki bütün elbiselerinde koyu renkleri tercih ederlerdi. Yeleklerine köstekli saat takarlar, ceketlerini giymeyip omuzlarına askı gibi asarak dolaşırlardı. Ağızlarında tekerlemeleri de eksik olmazdı. Umumiyetle efendiliklerini muhafaza ederler, huy ve ahlaklarını bozmazlardı. Külhanbeyliğe özenen berduşlar ayyaşlar ve ayak takımları ise eşkıyalık yaparlar, milletin huzurunu kaçırırlardı. Bunlar da umumiyetle Galata ve Tophane'de bulunurdu. En büyük rakipleri de efendiliğini bozmayan hakiki külhanbeyleriydi.