Sernur Yassıkaya
19. yüzyılın sonu, 20. yüzyılın başı, dünya yeni bir doğuma gebe. İnsanlık adım adım 1. Dünya Savaşına yaklaşıyor. Toplumsal çalkantılar, buhranlar, savaşlar, kölelik, sömürgecilik düzeni velhasılı emperyal sistem bir darboğaza girmiş durumda. İmparatorluklar çağı artık sona ermek üzere. Dünya'nın önde gelen başkentlerinde, Londra, Washington, Berlin, Paris, Moskova, Viyana ve elbette İstanbul'da yaklaşan fırtına iliklere kadar hissediliyor. Tüm bu hercümercin içinde bir adam, bir Afro-Amerikalı, kendine yeni bir dünya kurmak için ancak romanlara konu olabilecek bir maceraya atılıyor. Bu öyle bir macera ki, ölümünden sonra birkaç Amerikan gazetesi, ondan Konstantinopolis'in (İstanbul) “Caz Sultanı” olarak bahsedecek. Bu Frederick Bruce Thomas'ın, diğer adıyla Fyodor Fyodoroviç Thomas'ın akıl almaz hikayesi.
“ÖZGÜR” AMERİKA'DAN ÇIKIŞ
1872'de ABD'de ırkçılığın tepeden tırnağa hissedildiği bir bölgede, özgür ve bilinçli bir çiftin çocuğu olarak dünyaya gelen Frederick, ailesinin “özgür” Amerika'da karşılaştığı ırkçılık ve uğradıkları haksızlıklara birebir şahit olarak büyüyor. 4 Kasım 1890 hayatında önemli bir dönüm noktası. Babasının öldürülmesinden bir hafta sonra Frederick, Memphis'ten ayrılarak, İstanbul'da nihayetlenecek macerasına başlıyor. Önce hedefi ABD'nin göreceli olarak daha özgür ve müreffeh kuzey şehirleri. “Beyaz güneylinin bunaltıcı bakışlarından kaçmak,” “dünyayı gezmek,” ve “başka bir yurt edinmek” amacı. Evet, Frederick aslında kendine yeni bir kimlik kazanmak istiyor. Geçmişin gölgesinden kurtulacağı, teninin renginden dolayı uğradığı haksızlıklarla karşılaşmayacağı bir “yurt” arıyor kendine. Önce Arkansas'a sonra sırasıyla St. Louis'ye, Chicago'ya ve nihayetinde ABD'deki son durağı New York City'e ulaşıyor. Bu şehirlerde Frederick, günümüzde hizmet sektörü denen alanda işler buluyor. Garsonluk, komilik vb. 19. yüzyılda bir Afro-Amerikalı için olabilecek en iyi işler! Müzik tutkusuna sahip bir kişi, her Afro-Amerikalı'nın doğuştan sahip olduğu o hayatın ritmini hissetme ve notalara dökme konusunda istekli ve bunun için arayışta. Bu arayışı onu, Atlantik'in doğu yakasına, Londra'ya, Berlin'e, Monte Carlo'ya, Budapeşte'ye, Viyana'ya, Paris'e ve birçok başka şehre sürüklüyor. Nihayetinde ise 1899'da “kendi” olarak var olabileceği Rusya'ya ilk adımını atıyor.
ŞÖHRETİN DORUĞUNDA MOSKOVA'DAN KAÇIŞ
Batı ile Doğu'nun sınırının keskin olarak ayırt edilebildiği, kubbeli yapıların, dinin görünür olduğu bir coğrafyada kendini buluyor. Rusya'nın kutsal 3 K'sının bulunduğu (Kremlin, Kızıl Meydan ve Kutlu Aziz Basil Katedrali) şehir Moskova'da kendine yeni bir kimlik ve hayat kuruyor. Artık o, Fyodor Fyodoroviç Thomas'tır. Tek isteği, kendini gölge gibi takip eden Amerikan kültüründen kaçarak, kozmopolit Avrupa kültürünün bir üyesi olmak. Bunun için Katolikliği dahi tercih ediyor. Yani o bir arayışın ve aynı zamanda çelişkilerin adamı, kendi için bir kurtuluş arıyor, sığınacak bir liman kimlik bulmak istiyor. Doğu'nun en kozmopolit şehirlerinden birinde, hayatının bundan sonraki seyriyle paralel kaderi paylaşacağı Maksim'i kuruyor. Maksim deyince kimi okurlarımızın zihninde “yoksa..” düşünce oluşmuştur. Oraya geleceğiz..
Maksim ile Moskova'nın eğlence hayatında hatırı sayılır şöhrete ve gelire sahip oluyor Fyodor. Ne var ki 1917'de patlayan Bolşevik Devrimi, Fyodor için de güzel yılların sonu anlamına geliyor. Varını yoğunu geride bırakıp, yeni bir yeni başlangıç yapmak üzere ailesiyle birlikte yola koyuluyor. Tabii ki artık Fyodor da geride kalıyor. Frederick yine başrolü kapıyor. Tekrar Amerikan pasaportuna, onun “güvenli” limanına sığınmak ihtiyacından hissediyor kendini. Bolşevik orduları Odessa'ya girmeden hemen önce ailesiyle birlikte İmparator Nikolay gemisi ile hayatının geri kalanını sürdüreceği İstanbul'a doğru cebinde tek metelik olmadan yola çıkıyor. Tek sevinci hayatlarının kurtulmuş olması..
İSTANBUL'DA İLK JAZZ BANDI
2 hafta süren bir yolculuktan sonra ailesiyle İstanbul'a ulaşan Frederick'in ilk yerleştiği yer, ünlü Pera Palas oteli oluyor. O dönem, dünyanın en meşhur otellerinden biri olan Pera Palas ve çevresi, Frederick için yeni hayatına başlangıç yapmak için de güç veriyor. İşgal dönemi İstanbul'unda itilaf devletlerinin askerleri cirit atıyor. Amerikan, İngiliz, Fransız askerleri; Balkanlar'dan ve Kafkaslar'dan İstanbul'a sığınmış Müslüman ahali ile onlarca millet. Dünya İstanbul'a sığmış, sığınmış durumda. Frederick, İstanbul'da da Moskova'daki ikili yaşamı fark ediyor. Bir yönüyle Batılılaşmaya çalışan bir şehir diğer tarafta doğulu kimliğini hücrelerine kadar hissettiren bir medeniyet varlığı. Frederick için İstanbul'un en güzel özelliği ise teninin renginden dolayı hiçbir ayrımcılığa ve farklı yaklaşıma uğramaması. Çok vakit geçirmeden Frederick, İstanbul'da eğlence hayatının içine dalıyor. Binlerce işgal askeri, azınlık mensuplarının varlığı ona cesaret veriyor. Şişli'de Anglo-Amerikan Garden Villa'yı bir ortakla açarak bu noktada ilk adımı atıyor. Bir nevi İstanbul'da Batı tarzı ilk eğlence lokalinin temelini de böylece atmış oluyor. Ve ilk Jazz Band'ını da İstanbul'a o getiriyor; Miller ve Tom Jazz Bandı. Ne var ki Frederick'in gönlünde Moskova'ya dönme ateşi diri kalmaya devam ediyor. Taa ki, Beyaz Rus ordusu, 1920 yıllarının son aylarında Bolşeviklere karşı mağlup olup, İstanbul'a sığınana dek. Bu gelişme, Frederick için İstanbul'u yurt olarak benimsemesinde kaçınılmaz noktayı oluşturuyor. Yaklaşık 150 bin beyaz Rus İstanbul'a sığınıyor ve bu onun için de bir fırsat anlamına geliyor. Rusya'daki bilinen nüfuzunu yeni iş alanları için kullanması artık mümkün. Yani o Moskova'ya gidemiyor ama Moskova onun ayağına geliyor. Bunun verdiği bir cesaretle İstanbul'daki en büyük ve başarılı girişimini inşa ediyor. 22 Kasım 1921'de Maksim'i açıyor. Evet, o bildiğimiz 1980'lere kadar ününü koruyan Maksim gazinosunun temelinde bir Siyah Rus'un imzası var. 5 yıl süreyle işleri iyi gitse de, girişimcilik tecrübesi ve iştahı ne kadar yüksekse, işletme becerisinde Frederick o kadar da iyi değil, yıllar içinde yaptığı borçlar nedeniyle, alacaklıları Maksim'e el koyuyor ve bu kendisi için de yolun sonu anlamına geliyor. İstanbul'da bozulan işleri ve borçları nedeniyle, Türkiye'nin yeni başkenti Ankara'da yeni bir şans için garsonluğa başlayan Frederick, borçlandığı kişilerin şikayetiyle tutuklanıyor ve ünlü Sultanahmet Cezaevi'ne gönderiliyor. Burada bronşit'e yakalanan Siyah Rus, Pera'da kaldırıldığı Fransız hastanesinde 55 yaşındayken gözlerini hayata kapıyor. Pera'da başlayan İstanbul macerası böylece Pera'da noktalanıyor. Missisipi, Coahoma County'de başlayan macera da Feriköy'deki Katolik mezarlığında, taşı bile olmayan bir mezarda sona ermiş bulunuyor.
ÇALKANTILI BİR HİKAYE
Yale Üniversitesi, Slav dilleri ve edebiyatı alanında öğretim üyesi ola Vladimir Alexandrov tarafından kaleme alınan Siyah Rus, bir biyografi kadar dünyanın en çalkantılı dönemlerinden birinde geçen bir roman olarak da okunabilir. İç Savaş sonrası ABD'deki içkin ırkçılık, Afro-Amerikalıların kölelik düzeninden kurtuluş mücadelesi, Avrupa'da 1. Dünya Savaşı öncesi durum, Rus Çarlığı'nın son yılları, Bolşevik Devrimi öncesi gelişmeler, işgal dönemi İstanbul'unda sosyal durum ve eğlence hayatı ile bir imparatorluk bakiyesi olarak Türkiye'nin doğuşu kitabın sayfaları arasında yer buluyor. Hem yazarın ustaca işlediği ayrıntılar hem de Frederick'in kendi hayatından ilginç notlar ile Siyah Rus, dünyanın çalkantılı bir döneminde çalkantılı bir hayatın hikayesini okuyucuya sunuyor. I. Dünya Savaşı'nın 100. yılında, meraklıları için ilgi çekici bir alternatif olduğu kadar, Türkiye ile Rusya'nın ortak tarihinden de ilginç ayrıntıları taşıyan bir okuma.
• • •
Siyah Rus
Vladimir Alexandrov
Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları
2015
318 sayfa