Keyfe keder vermeyen kitaplar

Toplumların yaşam bilgisinin kümülatif olarak bir araya gelmesiyle oluşan ortak değerlerin her bir parçası bütün kadar önemli. Bu küçük parçaları konu alan kitaplar da öyle.

Emeti Saruhan
Keyfe keder vermeyen kitaplar

Babasını tuz kadar seven şehzadenin masalını bilirsiniz. Padişah oğullarını toplayıp "Beni ne kadar seviyorsunuz?" diye sorar. Hepsi altın, gümüş ve mücevherlerle sevgisini ifade ederken, en küçük Şehzade "babacığım sizi tuz kadar seviyorum" der. Cevabıyla hayret ve öfke oklarını kendisine çeken küçük Şehzade çaresiz ülkeyi terkedip, başka bir ülkeye gider. Kader burada küçük Şehzadenin başına devlet kuşu kondurur ve o ülkenin padişahı olur. Yeni sıfatıyla babası ve kardeşlerini tüm yemeklerin tuzsuz mu tuzsuz olduğu bir ziyafet sofrasına davet eder. Yemeklerden tad alamayan padişah, şikayetçi olduğunda, Şehzade "siz tuz sevmediğiniz için yemekler tuzsuz" cevabını verir. Padişah "hayır hayır tuzu çok severim" deyince, Şehzade "Hayır sevmiyorsunuz, sizi tuz kadar sevdiğini söyleyen oğlunuz öfkenize maruz kaldı" der. Şehzadenin kim olduğu ve tuzun değeri anlaşılır. Olay, tuz üzerinden tatlıya bağlanır. Küçük şeylerin aslında ne kadar önemli olduğunu anlatan bir masaldır bu.

KİMLİĞİ BELİRLEYEN NE?

Günlük hayatın koşuşturması içinde her gün kullandığımız eşyaları, davranış biçimlerimizi farketmeyiz bile. İçtiğimiz çayın, yemeğimize kattığımız tuzun, oturduğumuz sandalyenin, kullandığımız çatal bıçağın, giydiğimiz kıyafetin hangi aşamalardan geçip yaşantımıza girdiğini merak etmeyiz. Oysa, bu küçük şeyler kimliğimizi ifade etmemizi sağlayan kültür ve uygarlık ürünleridir. Hayat kültürümüz bugüne kadar yaşayan her toplumun hayat bilgisinin, kümülatif olarak bir araya gelmesiyle oluşmuş ortak bir değerdir. Bu ürünlerin yani bütünü oluşturan küçük şeylerin her birinin bir hikayesi var. Bu hikayeler aynı zamanda bizim nesilden nesile aktarılagelen kültürümüzün hikayesi. Bunlar küçük şeyler demeyerek, küçük şeyleri ele alan, sosyal hayatın akışına ilişkin kitapları sizin için araştırdık.

SANATÇILAR VE TÜTÜN

Edebiyatta bir birey olarak tasvir edilen, sigara içen ilk kadının Çingene kızı Carmen olduğunu biliyor muydunuz? Tütün kullanan kadına kötü gözle bakıldığı, kadınların bu özgürlüğü elde etmek için mücadele etmek zorunda kaldığını Detlef Bluhm'un 'Tütün ve Kültür' adlı kitabından öğreniyoruz. Kitap, tütün kültürünün gelişiminin anlatılmasının yanı sıra pek çok ünlünün tütünle ilgili sözleri ve anılarıyla zenginleştirilmiş. Yaratıcı süreç içinde bulunan pek çok yazar, şair ve bestekarın yaratıcılıklarını tütünle ilişkilendirdiklerini görüyoruz. Bir rivayete göre de Orson Welles'in film çekmesinin nedeni sette bedava puro içebilmesiymiş. Bu kadar çok kahramanının puro içmesi, kötü adamlarının puro çiğnemesinin sebebi buymuş. Emine Gürsoy Naskali'nin editörlüğünü yaptığı 'Tütün Kitabı' da bu konuda başvurulabilecek diğer bir kaynak. Geçmişte ve günümüzde uluslararası ilişkilere yön veren ticari bir meta olan tütünün genelde Amerika ve Avrupa, özelde ise Türkiye'deki macerası, bu keyif maddesi etrafında ortaya çıkan ve gelişen kültürel değerler, davranış biçimleri, tartışmalar, edebi ürünler, yasaklar, baskılar, cezalar gibi konular uzmanları tarafından inceleniyor.

AŞÇI DÜŞMANA KARŞI

Sabri Koz'un hazırladığı ve bir kaynak kitap niteliğindeki 'Yemek Kitabı'ndan öğrendiğimize göre Padişah nereye giderse ona yemek hazırlamakla görevli has mutfak da takip ederdi: "Öyle ki, 1593 yılında Sultan III. Mehmed döneminde Avusturya ordusuna karşı kazanılan Haçova Meydan Savaşı sırasında, aşçıların hazine çadırlarına kadar gelip yağmaya başlayan düşman askerleri üzerine ellerine geçirdikleri kepçe, satır, maşa ve hatta odunlarla saldırıp onları püskürttükleri bilinir." Yine 'Yemek Kitabı'nda yazdığına göre kağıt kebabı Antakya esnafının yemeğiymiş: "Bir kunduracı, bir marangoz kalfası, bir semerci, bir bakkal, ya kendisi gider ya da çırağı göndererek bir kişilik kağıda kebap söyler. Kasap 200 gram eti tartar ve bıçakla kıyar. İçine maydanoz ve bir baş kırmızı biberi yine bıçakla kıyar. Karabiber ve tuz kattıktan sonra yoğurur. Bu eti iyice yağladığı kağıda ince ve yuvarlak biçimde yayar. Tenekeye koyarak çarşı fırınına çırakla gönderir. Et pişince fırıncı küreğiyle tenekeyi çeker, tezgahın kenarına bırakır. Dumanı üstünde, yağları fokur fokurdur. Çırak etin kağıdını çıkarır. Sonra halebi ekmeğin içine ya da açık ekmeğin üzerine koyarak getirir."

Yılbaşına üç dört gün kala Yedikule sokakları soğan kokusundan geçilmezmiş. Çünkü Ermeni mutfağının ana malzemelerinden biri soğanmış. Takuhi Tovmasyan 'Sofranız Şen Olsun' kitabında bize Ermeni mutfağını yanısıra Ermeni toplumunun yaşam kültürünü de karşılıklı sohbet eder gibi anlatmış. Deniz Gürsoy'un 'Midenin Cilası Çorba', 'Denizin Çıtırı Hamsi', 'Tarihin Süzgecinde Mutfak Kültürümüz' ve 'Zengin Sofraların Lüks Tatları' da mutfak kültürümüz üzerine yazılmış önemli kitaplar.

Victor Hehn'in imzalı 'Zeytin Üzüm ve İncir, Kültür Tarihi Eskizleri' bu üç bitkinin insanlık tarihi için önemi üzerine kurulu. Homeros'un şiirlerinde sıkça Anadolu'nun Ege kıyılarında, adalarda ve bizzat Yunanistan'da bol miktarda yabani zeytin ağacı yetiştiğinin anlatıldığını söyleyen Hehn, kışın yapraklarını dökmeyen zeytin ağacının, çok uzun ömürlü olması, yok edilmesi olanaksız yaşam gücü ve güzel bir parlaklığa sahip sert odunu sayesinde, halkın dikkatini çektiğini söylüyor. Artun Ünsal'ın 'Ölmez Ağacın Peşinde' kitabı da Türkiye'de zeytin ve zeytinyağı üzerine başvurulacak bir kaynak.

DENİZDE HAMAM

Bir nesneyi ele alarak inceleyen kitapların yanısıra, direkt olarak yaşam kültürü üzerine yoğunlaşan kitaplar da var. Ayfer Tunç'un 'Bir Maniniz Yoksa Annem Size Gelecek', Burçak Evren'in 'İstanbul'un Deniz Hamamları ve Plajları' ve 'Eski İstanbul Sinemaları' gibi kitapları bunların bir kaçı. 'İstanbul'un Deniz Hamamları ve Plajları' kitabından Osmanlı zamanında İstanbul'da kadınların denize girebilmesi için, deniz üzerinde tahtadan yapılar kurulduğunu ve bunlara deniz hamamı dendiğini bilgisini ediniyoruz. Yaz gelmeye başlayınca "tak tuk" sesleri ile deniz hamamları yapılmaya başlandığının anlaşıldığını, yazın buralardan şen şakrak kahkahaların yayıldığını, yakınlarda gezen çapkın erkeklerin bekçi tarafında uyarılarak uzaklaştırıldığı da yine bu kitapta yazıyor.

"Tuvalet yaşamın merkezidir. Annesinin oturakta otururken dünyaya getirdiği, geleceğin Almanya ve İspanya Kutsal Roma İmparatoru V. Charles için yaşam, bin beş yüzlerde bunlardan birinde başlamıştı. Ve bunlardan birinde ölen Elvis, tuvaletin bazıları için de ölümün merkezi olduğunu kanıtlamıştır" diyor Julie L. Horan, 'Tuvaletin Sosyal Tarihi' nde. Kitapta tuvalet kültürü çok yönlü olarak inceleniyor.

İNSAN-ATEŞ İLİŞKİSİ

'Ateşin Kültür Tarihi' de ateşe dair etimolojik ve antropolojik çözümlemelerin yapıldığı, ateşle ocak arasındaki ilişkiden pişirmeye, ocak ve fırın yapım tekniklerine kadar insanoğlunun ateşle kurduğu ilişkinin ele alındığı bir kitap. Ahmet Uhri imzalı çalışmada, maddi uygarlığın tarihsel izlerinde ateş yeniden bulgulanıyor.

Gelinin saçı 40 gün sonra kesilir

Editörlüğünü Emine Gürsoy Naskali'nin yaptığı ve bir uluslararası sempozyum sonunda ortaya çıkan 'Saç Kitabı'nda, tarih boyunca Türklerin saç biçimleri inceleniyor. Kitapta köy gelinin saçı şöyle anlatılmış: Örgüler gelinin kostümünün, saç örme eğlencesi de düğün kutlamalarının önemli bir parçasıdır. Bu örgüler sadece iki adet örgüyü değil herbiri gümüş tellerle örülmüş, yirmi otuz ince örgüyü içerir. Örgülerin bir tanesinin ucuna mavi bir boncuk tutturulur. Bu, örgülerin arzulanan bir nesne olduğunu gösterir; mavi boncuk da onlara gıpta eden kötü gözleri uzak tutmak içindir. Kuramsal olarak gelinin örgüleri kesilmeden 40 gün tutulmalıydı. Düğünden 40 gün sonra saçın kesilmesinin sembolik anlamı, düğünden 40 gün sonra gelinden yeni rolüne ve görevlerine alışmasının beklenmesidir.

Asya'nın simgesi bilgeliğin iksiri

“Çayın üçü adettir/dördü sıhhattir/çıktı beşe/vur onbeşe/çıktı yüze/düştü düze/çay nedir/say nedir/dök uşağum bir daha” Böyle bir tekerlemeye konu olan, Türk halkının vazgeçilmezidir çay. Mustafa Duman, kültürümüz içindeki yeriyle çayı anlattığı 'Çay Kitabı'nda kıtlamanın yanı sıra gözleme ve sesleme çay içilmesinden bahsetmiş. Şeker kıtlığı olduğu zamanlarda uygulanan 'gözleme'de şeker cam bir kavanoza konur görünür bir yere asılmış. Ahali şekere bakarak çaylarını yudumlarmış. 'Sesleme' ise çaylar şekersiz içilirken birinin "Şeker!" diye bağırması ve topluluktakilerin birer yudum çay almasına denirmiş... 'Çay'ın Kültür Tarihi'nin yazarı Stephan Reimertz ise adeta bir çay aşığı. Çayın nasıl demleneceğini çoğu insanın bilmediğinden yakınan yazar, pek çok kişinin gerçek anlamda bir damla çay bile içemeden öldüklerinden bahsediyor. Okakuro Kakuza'nın 'Çay Kitabı'nda da Asya kültürü, bilgelik ve uyum iksiri olarak tanımlanan çay üzerinden simgeleniyor.

TUZLUK KİMLİKTİR

Tuzlukta durduğu gibi duran, ama sessiz sedasız hayatımızda yer eden "tuz" üzerine hazırlanmış 'Tuz Kitabı'nın editörleri Emine Gürsoy Naskali ve Mesut Şen. Kitap, buzdolabı ve dipfriz olmadığı dönemlerde tuzun zeytin, et ve balık gibi yiyeceklerin muhafazasında, tansiyon düzenlemede, derinin terbiyesinde kullanıldığından bahsediyor. Tuzlukların bulundukları yerin kimlik kartı olduğuna da değinen kitaptan, nazara karşı koruyucu olarak tuzun kullanığı, hamileliğin ilk aylarında tuzlu yenirse erkek çocuk doğacağına inanıldığı, bebek doğduktan sonra teri ve ayakları kokmasın diye tuzlu suyla yıkandığını, kişi için kullanılan tuzsuz lakabının can sıkan anlamında kullanıldığını öğreniyoruz.

Aspirin iki kez keşfedildi

Kudret Emiroğlu'nun 'Gündelik Hayatımızın Tarihi' adlı kitabı neredeyse merak edilen her şeyi içeriyor. Eski Mısırlıların saçlarını şampuanın atası, sitrik asitle yıkadıklarını, parfüm üzerine ilk kitabın Yunanlılar tarafından yazıldığını, Aspirin'in 1853 yılında bulunduğunu ancak bu keşfin unutulup, 40 yıl sonra yeniden keşfedildiğini, hamburgerin adının Hamburg'lu işçilerin yemeği olan dilimlenmiş sığır etinden aldığını, çivitin en fazla satılan markasının Öküzbaş olduğu ve dönemin siyasetçilerine çivit dendiğini bu kitaptan okuyabilirsiniz.

KAHVE KEYFİ NASIL ÇIKAR

”En kötü kahvehaneler bile üniversitelerden daha iyidir” bu söz, 1746'da edebiyat profesörü Christian Fürchtegott Gellert'in, Leipzig üniversitesinin darkafalı, henüz yarı skolastik eğitim programı nedeniyle söylediğini anlatıyor Ulla Heise 'Kahve ve Kahvehane' kitabında. 17. yüzyılda İngiliz ve Fransız bilim adamlarının büyük bir bölümünün kahvehanelere gidip geldiğinden halk arasında kahvehanelere "peni üniversiteleri" dendiği yazılı olan kitaba göre kahvehanelerde bilim adamları arasındaki bilgi alışverişi o kadar ilerlemiş ki, Isaac Newton, Halley kuyruklu yıldızına ismini veren Edmund Halley ve British Museum'un kurucusu Hans Sloane bir gün kahvehanede meraklı seyircilerin gözleri önünde Thames nehrinden yakalanmış bir yunusa otopsi yapmışlar. Kahvenin asıl keyfinin, kahveyi kendi ellerinizle kavurup, öğütüp bu aşamalarda yaydığı kokusunu koklamak olduğunu anlatan Heise'nin kitabının yanısıra elinizde bir fincan kahveyle keyfederek okuyabileceğiniz diğer bir kahve kitabı, Deniz Gürsoy imzalı 'Sohbetin Bahanesi Kahve'. Kadir Şen, Yılmaz Bulut ve Hakan Kürklü'nün ortak çalışması olan 'Telvenin İzinde' kahve kültürünü fotoğraflar eşliğinde veriyor.

Etkilenen ve etkileyen bir mutfağımız var

Halk kültürü üzerine çalışan Sabri Koz'un, yaşam kültürü kitapları içerisinde tarihten bugüne yemek kültürünü incelediği 'Yemek Kitabı' ve 'Nasrettin Hoca' isimli iki kitabı var. Gurme olmadığını, konuya ilgisinin bir 'heves'ten öteye gitmediğini söyleyen Koz ile 'Yemek Kitabı' üzerine kısa bir söyleşi yaptık.