Şeki’de geçirdiğim ikinci gün. Hava bugün hafif yağmurlu. Issız yollarda rastgele dolaşıyorum. Daralıp genişleyerek kıvrıla kıvrıla ilerleyen, bazen küçük çınaraltı meydanlara açılan sokaklar Azerbaycan’ın bir başka kadim şehri Ordubad’ı andırıyor. Dağlardan tatlı bir rüzgar esiyor. Kafkas rüzgarının her bir ağaç ve çiçekle birleştikçe yaydığı rayiha, Bahtiyar Vahapzade’nin dokuz yaşında ayrıldığı Şeki’yi andıkça “o kokular burnuma geliyor, çiçek kokularını hissediyorum” demesi gibi tüm şehre benim de yıllarca hatırlayacağım bir ferahlık veriyor .
Şeki’nin üç tarafı dağlarla çevrili. Kayın, meşe ve ceviz ağaçlarıyla kaplı dağlar görselliği zirveye taşımış. Mimari de doğayla uyumlu planlanınca şehir kıymetli bir ‘görsel bütünlük’ kazanmış. Bu tabloya ihtiyacı olan ‘hayatı, rengi’ ise her birinde farklı farklı hikayeler yaşanan şehrin kırmızı çatılı evleri vermiş.
Şeki evleri 18. yüzyılın sonlarından bu yana geleneksel karakterini koruyan mimari bütünün önemli bir parçası. Evlerin en dikkat çeken özelliği bazıları son dönemde sokağa açılsa da hemen hepsinin bahçe içinde olması ve yüksek çatı katları. Azerbaycan’ın ipek merkezi olan Şeki’de vaktiyle evler de bahçeler de şehrin ekonomisine hizmet etmiş. Geniş bahçelerde dut ağaçları yüksek çatı katlarında ipek böceği yetiştirilirken bazı evlerin giriş katları ise atölye olarak kullanılmış. Taki Kızıl Ordu’nun şehre girdiği 30 Nisan 1920’ye kadar.
BURJUVAZİYE İLANI HARP
30 Nisan 1920’nin tanıklarından biri Azerbaycan Cumhuriyeti’nin (1918 -1920) öğretmen talebi üzerine gönüllü olarak Şeki’de bulunan Şevket Süreyya Aydemir. ‘Suyu arayan adam’ Aydemir o günden itibaren şehrin havasının nasıl bulandığını ayrıntılı bir şekilde anlatmış:
“Kızıl Ordu’nun şehre girişini kalenin karşısındaki parktan sonuna kadar seyrettim. Bu bir ordu hareketinden ziyade bir göç, başıboş bir sel akınıydı. Kaldığım evde bir hol, bir yatak odasından başka uzun, geniş bir salon işgal ediyordum. Buraya küçük bir bahçeden girilirdi. Bahçenin etrafı yüksek duvarlarla çevrilmişti. Zengin komşular, ne kadar zayıf bir ihtimal olsa da bir muallimin odasında belki kurtulur ümidiyle en kıymetli halılarını üst üste bu salona sermişlerdi. Kızıl Ordu’nun gelişinden sonra şehrin havası bulanmıştı. Bu havaya gittikçe artan bir endişe bir gerginlik hakim oluyordu. Bir sabah evden çıkınca duvarlara küçük beyannameler asılmış olduğunu gördüm. Beyannamelerin başına “ Burjuvaziye ilanı harp” sözleri yazılmıştı. Gün sona ererken şehir, tamamen elden geçmişti. Arabalar, kamyonlar, hanlara, kervansaraylara, yığın yığın ev eşyası taşıyorlardı. En değerli İran, Türkistan halıları, altın gümüş işlemeler, ihtilal komitesi binası önünde sergilenmişti. Bunların içinde paha biçilmez parçalar, antikalar vardı. Malı elinden alınan şehirde bir mukavemet olmadı.”
KAÇAKLAR BİZE SIĞINIRDI
O gün mukavemet olmasa da çok değil bir ay geçmeden başta Gence olmak üzere Azerbaycan’ın bir çok şehrinde Sovyetlere karşı yıllarca süren irili ufaklı isyanlar başladı. 1925 yılının Ağustos ayında Yukarıbaş Mahallesi’ndeki kırmızı çatılı evlerden birinde dünyaya gözlerini açıp ömrü boyunca Azerbaycan’ı okuyup, konuşup ,yazan Bahtiyar Vahapzade’nin çocukluk anıları arasında aklında en fazla yer edinen de işte bu isyanlardan biridir:
“Çocukluk hatıralarımdan en çok aklımda kalanı 1930 yılında baş veren Şeki isyanıdır. Büyük dönüş yılı olarak adlandırılan 1930 yılında parti kitlevi halde kolektif üretime geçme siyasetini uygulamaya koydu. Gence ve Şeki'de isyanlar başladı. Tam bir hafta şehir isyancıların elinde kaldı. İsyan bastırıldı. İsyancıların bir kısmı hapsedilip, derhal kurşunlandı, bir kısmı da dağlara çekilip kaçak oldu. Bizim evimiz şehrin Yukarıbaş Mahallesinde, dağın döşünde ve ormanın içinde bulunduğundan kaçaklar geceleri kapımızı çalıyor bize veyahut komşularımıza sığınıyorlardı. Evimizin karşısındaki derin vadiden Gurcana çayı akıyordu. İsyan bastırıldıktan sonra bu vadiden sabaha kadar kurşun sesleri gelmişti. Sonradan anladım ki isyancılar orada kurşuna dizilmiş.”
HÜSEYİNBALA ALİBALA
Şeki'de geçinmek iyice zorlaşınca Bahtiyar Vahapzade dokuz yaşındayken ailesiyle birlikte Bakü’ye göç etmek zorunda kalır. Tıpkı malları, evleri, eşyaları ellerinden alınan diğer Şekili aileler gibi. Vahapzade Ömürden Sayfalar da bu ailelerden birinin hikayesi anlatır:
“Hüseyinbala ve amcası Alibala, bizim Yukarıbaş Mahallesinin varlıklılarındandı. Büyük evlerinin birinci katı baştan başa ipek fabrikasıydı. Benim babam ve Cihangir amcam da bir müddet bu fabrikada işçi olarak çalışmışlardı. Sovyet hükümeti kurulduktan sonra fabrika da dahil olmak üzere bütün varlığı elinden çıkan aile tamamen iflas ediyor. Hüseyinbala bu felakate dayanamayıp ölüyor. Alibala ise başını alıp kaçıyor. Hüseyinbala’nın oğlu Enver yüksek tahsil almak istiyor. Lakin onu burjuva çocuğu olduğu için yüksek okullara kabul etmiyorlar. Bu maksatla çok kapılar çalıyor. Yüksek okula kabul edilmek için lazım olan evrağı ona vermiyorlar. Nihayet canına tak edip kurtuluş yolunu kendini öldürmekte buluyor."
ŞEHRİN O KUŞAĞA TEŞEKKÜRÜ
Sovyet döneminde Hüseyinbalalar gibi tüm tüccar ve toprak sahiplerinin mallarına el konuldu. O güne kadar şehrin sosyo-politik ve ekonomik hayatında söz sahibi olan aileler dağılıp bir kısmı şehri terk ederken arkalarında Şeki’ye büyük miras bıraktı. Şeki mimarisinin önemli bir parçası olan evleri artık devletin koruması altında .Evlerin bir kısmı hala konut olarak kullanılırken bir kısmı kütüphane, öğretmen evi, anaokulu ya da poliklinik olarak hizmet veriyor. İçlerinde mirasçılarından biri otursa da oturmasa da bu kırmızı çatılı evler o kuşağa şehrin bir nevi teşekkürü olarak hala ilk sahipleri olan Dadanovların, Şirinovların, Haydar’ın , Hacı Kadir’in, Hacı Mehmed’in… evi olarak anılıyor.