Kovulan özler ve susar

Ali Ayçil Kovulmuşların Evi'nde, 'arastaya kocaman ağır gölgesi devrilen çınar'ın gizli öykülerini, orada bakıp da göremediğimiz güzlerde bırakılmış anların, soğuk, katı mekanlarda sıcağını yitirmiş insanların hicranlı hikayelerini anlatıyor

Sadık Yalsızuçanlar
Kovulan özler ve susar

'Arastanın Son Çırağı' Ali Ayçil, 'usta'laşma tehlikesine düşmeksizin, kendisini artık iyiden iyiye hissettiren 'üslub'u ile, şiirsel denemeler/öyküler yazmayı sürdürüyor. İyi ki sürdürüyor, biz de böylece, lezzetli bir Türkçe'nin içinden geçerek kendini, dolayısıyla bizi dile getiren samimi düşüncelerle karşılaşıyoruz. Bu kez Kovulmuşların Evi'yle bize 'arastaya kocaman ağır gölgesi devrilen çınar'ın gizli öykülerini, orada bakıp da göremediğimiz güzlerde bırakılmış anların, soğuk, katı mekanlarda sıcağını yitirmiş insanların hicranlı hikayelerini anlatıyor. Ayçil'in konuşurken de dili akıcı, temiz, arı durudur. Bu içi dışı bir olmanın neticesi olabilir. İbn Arabi, 'Kuran, her okuyanın kalbine yeniden sefer eder' der. Yani alem denilen o muazzam, müphem, belirsiz ve sınırsız şey, aslında bizim şahsi hayatımızdır. Kitap da, bizim kendisinden nasiplendiğimizdir. O halde, insan kendi hikayesini anlatmazsa ne bir değer içerir ne de tesir icra eder. 'Kendi derdim söylerem/gayrı hikayet etmezem' diyen bize bu sırrı söyler. Bendeniz ne zaman Ali Ayçil imzasını görsem, altında ne varsa okur, alır heybeme koyarım.

İnsanın, insanlar arasında temiz bir kimlikle yaşayabilmesi çok nadide bir sırdır. Kendine ve ötekine acı vermeden yaşayabilmesi içinse, Tarkovski'nin dediği gibi, 'toplumsal ve ahlaki bir ideali olmalı'dır. Kovulmuşların Evi'ni bu duygularla okudum. Ayçil'in, 'göğsünde koca bir gök taşıyan' yazılarından en çok, babamızın resminin de öleceğine ilişkin yazısı çarptı beni. Kitabın bir yolculuk üzre gelişen ve geliştiren açılış anlatısı ise okurun kalbine yumruk vurur cinsten. Sabrınıza sığınarak uzunca bir alıntı yapacağım: "Çoğumuz, babamız henüz hayattayken onun yüzüne bir kere bile dikkatle bakmayız. Baba, "baba" demeye başladığımız günden itibaren sürekli karşımızda duran bir alışkanlıktır. Yıllarca babamızdan değil, bir alışkanlıktan bahsederiz: Annemize, "babam bugün niçin gecikti?" diye sorarız; kardeşimize, "babam yine su istiyor," der ve dertleniriz; bazen de, "babama hangi yalanı uydursam," diye planlar kurarız kafamızda. Baba, her seferinde, bize biraz uzak, biraz yabancı birisidir. Her gün elbiselerini giydirip sokaklara saldığımız o "biraz" yabancının, zamanın karşısında nasıl da eriyip gittiğini fark etmeyiz bile. Oysa ilkin ve hep onun elbiseleri yaşlanır, ilkin ve hep onun saçları ağarır, ilkin ve hep o öksürür. Bir alışkanlığın perde gerisinden baktığımız o yüzde zaman, çizgilerden, girintilerden ve çıkıntılardan yeni bir yüz yapar; bunu da fark etmeyiz. İçimizden az buçuk dikkat kesilenler bilirler ki, baba, gözaltlarındaki torbalarda yorgunluk biriktiren kederli göçmenidir evimizin. Bir an gelir, gözaltlarındaki torbaların bağcığını gözlerinin feriyle bağlayamaz olur artık. O iki bağcık da, hiç ummadığımız bir vakitte, hiç ummadığımız bir yerde çözülüverir. Çözülüverir ve babamız, bizden sakladığı bütün yorgunluklarını orta yerde bırakıp, kederli yüzünü terk eder. Biliyor musunuz? Babamız bir gün gerçekten ölür!"

"GÜNEŞ RUHUMDA KİMİ ARIYOR?"

Bu, 'sizin hiç babanız öldü mü?'yü hatırlatan hüzünlü kelimelerin ardında, hakiki bir şair var. Hep denir ya, şair öykü de yazar, deneme de hatta roman da. Zira şiir, dilin sultanıdır. Şair, Bediüzzaman'ca söylersek, 'kainat bağlarında gezinen hayret sahibi bir bülbül'dür. Hayretse, Heidegger'in ima ettiği üzere, 'düşünme'nin ilk adımı, ateşleyici gücüdür. Kovulmuşların Evi'nde, ince ince gözlemler, temiz, duru bir dere gibi akan kelimeler, sözü dolaştırmaksızın doğrudan ve gerçekçi biçimde söylemeler, kimileyin kendine kimileyin kendisi üzerinden başkalarına tutulan aynalar, yüzleşilmekten korkulan sorunlar, gündelik olanda yitip giden esasa ilişkin her şey, bir güz rüzgarında savrulan yapraklar gibi dağılıyor, sonra toplanıyor, derleniyor, imbikten geçerek bize zarif bir dilin içinden aktarılıyor. Arada Aziz Mahmud Hüdayi, mütebessim çehresiyle beliriyor ve şöyle sesleniyor: "Dünyanın mı ölümde yoksa ölümün mü dünyada konakladığını birbirine karıştırdık kimi zamanlar. Ama kimse yadırgamadı onu, kimse bir talancı gözüyle bakmadı. Geldiğinde, şehrin bütün kapılarından aynı anda girdi içeriye ve herkese duyurdu geldiğini. Biz bu şehirde öğrendik ki; anonsu yapılmamış bir ölüm, tenha bir ölümdür!" Ayçil, bizi, ansızın eklerimizden soyarak gerçeğimizle yüzyüze getiriyor: "Güneş ruhumda kimi arıyor?", nefis bir şey.

KUŞ SESİNDEN DİREKLERİ KIRILAN DÜNYA

Bu tadı, bu derinliği ve samimiyeti, yıllar önce ben, Samiha Ayverdi'nin Yusufçuk'unda bulmuş, uzun yıllar elimden düşürememiştim. Hala zaman zaman tefeü'l eder, gidişatıma ilişkin ipuçları bulur, onları emir telakki ederim. Ali Ayçil'in 'kuş sesinden direkleri kırılan bir dünya'nın gerçeğini anlatan yazıları, 'DÜNYA' ile taçlanıyor : Evet, Kovulmuşların Evi, adına ed-dünya denilen ve 'aşağıların en aşağısı' olarak nitelenen bu aziz dünyadır. Dünya, deni'dir (alçak), hatta sufilere göre, bizler buraya, düşkün olarak, hastalıklı bir biçimde ineriz. Zira yüce alemden sükut etmiş, kovulmuşuzdur. Lakin dünyanın bir yüzü yoktur. Daha doğrusu dünyaya, el-alem'in mezrası olarak baktığımızda onun hem bir 'kovulmuşlar evi' olduğunu görürüz, hem de yeniden geldiğimiz yere layık bir durulukta dönmemiz gerektiğini, ancak böyle dönebileceğimizi. Harakani hazretleri böyle yakarır: 'Allahım! Beni Huzuruna, gönderdiğin gibi temiz al!' Ayçil, bir bakıma, bu yakarışı bir güle benzetecek olursak, onun katlarında gezinmekte, dünyada nasıl temiz bir kimlikle varolunabileceğinin yolunu yordamını aramaktadır. Çarkıfelek kainatın mazmunudur. Onunla bitirmeli:

"Ey çarkıfelek!

İlk atamız, muamma dolu düzlüklerine bırakıldığında kederli ve şaşkındı. Sonra bütün soyumuz, sende bir sır var sanarak santim santim ayıklamaya başladı toprağını. Örselemediğimiz tepen, aydınlatmadığımız mağaran kalmadı neredeyse. Kurak toprakta meyve, kısır rahimde cenin yetiştirebiliyoruz artık. Uydulardan çekilmiş fotoğraflara bakarak, içimizi ferahlatan cümleler bile kurabiliyoruz: Şükür hâlâ kurumamış ırmaklar. Öyle ki, kütüphanelere sığmamaya başladı kaydettiğimiz bilgiler; kaydettiğimiz bilgilerin çokluğu karşısında aklımız eskisinden daha çopur ve eşelediğimiz her sorunun altından sayısız yeni soru sökün ediyor. Seni tanıdıkça kavrayışımız eksiliyor; seni tanıdıkça bir basamak daha çıkıyoruz cahilliğimizin merdiveninden. Elimize tutuşturduğumuz onca kullanma kılavuzu, onca yol haritası, onca şema ve onca grafiğe rağmen, kuşluk vaktinin içimizde yeşerttiği tabiatın sırrını çözemiyoruz hâlâ. Hâlâ kederli ve şaşkınız bir yaprağa dokunurken. Ayaklarımızın ucunda, ilk atamızın ayak izleri duruyor!” Aşk olsun Ali Ayçil, gönlüne, diline sağlık.