Cihan Aktaş'ın yeni hikaye kitabı 'Kusursuz Piknik' mükemmelliği merkeze alan kadın öykülerinden oluşuyor. Yazar, çevresindeki çalışkan kadınlarda gözlemlediği yorgunluğu aksettirmek istediği çalışmasında modern kadına, kendi yaşamından parçaları bulabileceği bir alan açıyor aynı zamanda. Mükemmeliyetin dışında kalan işlerin huzursuz ettiği bu kadınların depresyonları bazen takıntılarda gösteriyor kendini, bazen inziva duygusunda, bazen aşkta.
Kadının rolü antik çağlardan bu yana hep zordu. Modern hayat kadının görevini daha da ağırlaştırdı. Sizin bu kitaptaki hikâyeleriniz, yaşadığınız dönem içerisindeki tanıklıklarınızla bu soruna işaret etmek için yazılmış diyebilir miyiz?
Kusursuz Piknik'teki kimi hikayeler on sene önce yazılmaya başlandılar belki de... Çok kesin bir tema ortaklığı aramasam da, hikaye dosyamda bulunan, çevremdeki çalışkan kadınlarda gözlemlediğim bir yorgunluğu ortaya koyan hikayeleri biraraya getirmeyi denedim bu kitapta. Her açıdan mükemmel -ya da kusursuz- olmaya çalışan, aksi takdirde kendini suçlu hisseden kadınlar çoğu. Yorgunluğun getirdiği depresyon bazen takıntılarda gösteriyor kendini, bazen inziva duygusunda, bazen aşkta.
Kitaba ad olan hikayenin benim için daha özel bir anlamı var. Çocukluğumun en renkli günleri çam ormanlarında düzenlenen pikniklerde geçti, diyebilirim. Bu pikniklerdeki kimi sahneleri bir hikayede canlandırmayı istedim hep. Hikaye belki tek bir olayla, İstanbul'dan bir bavul içinde gelen çirozların, evin hanımı tarafından bir şeye benzetilemedikleri için pencereden arka bahçeye savrulmasıyla ve tek bir sahneyle, dikenli bir bayırdan, kendisini terketmiş olan karısı için bir ayı gülü koparmaya çalışan Hakim Bey'in görüntüsüyle vardı bende ve gelişiyordu.
Kusursuz Piknik isimli hikâyede erkeğin ikiyüzlü hak anlayışı gözler önüne seriliyor. Kadın hakları savunucusu Başkâtip, eşini, pikniğe çirozları getirmediği için tüm birikmiş hıncını alırcasına aşağılıyor. Garip olan Başkâtip, neticede bu kötü muameleyi yaptığına değil, Vali muavinin karısının bu olaya şahit olmasına üzülüyor. Kadın haklarını kendi için, yani sosyal konumundan dolayı savunuyor aslında. Bu çok çarpıcı tespit ve pek çok örneği zihinde doğuruyor aniden. Bu konudaki erkek davranışlarını belirleyen en temel etken ne sizce?
Kusursuz Piknik'in başkişisi Başkatip aslında kendini geliştirmeye çalışan biri. Büyük şehrin geniş imkânlarının farkında, fakat ömrünü belirli şartlar altında bir kasabada başkatip olarak sürdürecek, bunu da biliyor ve umutsuzluğa kapılıyor. O zaman da kendisini geliştirmenin önünde bir engel olarak görüyor ailesini, içine doğduğu ortamı. Eşinin üzerine üzerine gidiyor, onu kendini geliştirme amacını paylaşmadığı için suçluyor, bazen haksızca suçluyor, sonra pişman oluyor, yaptıklarını telafi etmeye çalışıyor. Seçkin bir çevrenin içinde olmayı, kendini geliştirmenin bir yolu sayıyor. Bu elbette ona ikbal kapılarını açabilir bir çevredir de, öyle düşünüyor belli belirsiz bir şekilde.
Üst sınıfa ait, özellikle de bürokrasiyle ilişkili bir kadın, iktidarı temsil eden bir konum sunan karşı cins, giyimi kuşamıyla, adabı muaşeret kurallarını tecessüm ettiren davranışlarıyla, zevk ve eğilimleriyle taşralı küçük bir memur için, sınıfsal ve konumsal sıçrama konusunda canlı bir sınav kağıdı gibidir, belki de... Vali Mavini'nin Karısı, ulaşmaya can attığı yüksek memurluk konumunun bir tecessümü gibi geliyor Başkatip'e. Bu yüzden de sürekli onun gözleriyle inceliyor kendini, hatta karısını da ve bu yüzden huzursuz oluyor. Vali Muavini'nin karısıyla kendi karısı arasında bir kıyaslamaya gidiyor, elinde olmadan. Karısı Vali Muavini'nin şık ve zarif eşine göre paspal ve sakardır. Özendiği memurlara o piknik davetini dağınık, yine de hamarat karısı sayesinde hazırlayabildiğini bilir Başkatip, ama zaman zaman kendini hayat şartları içinde öylesine kıstırılmış hisseder ki öfkesini karısından çıkartır, bir çıkar yol bulamadığı için.
Kusursuz Piknik'teki hikâyelerin hemen hemen hepsindeki kadınlar fazlasıyla fedakar. Bu durum kadın olmaktan mı kaynaklanıyor yoksa bu kadına yüklenen veya kadının yüklendiği bir sorumluluk mu?
Kadın doğasının fedakarlığa yatkın olduğunu düşünüyorum doğrusu, yine de insan yatkın olduğu şeyleri öğrenirken de örseleyici bir öğrenme sürecinden geçebilir. Fedakar olmayı kadınlara sadece toplumun öğrettiği kanısında değilim. Doğa var, vicdan var, içgüdüler var. Kültürel olan aynı zamanda bir yanıyla olsun ontolojiktir. Anne ve çocuğu arasındaki iletişim çok dolaysız ve doğal. Bebeği kendi bedeninle besliyorsun, bu kadar açık bir yakınlık var.
Kitabın öne çıkan teması, hayatın ağırlığını bir başına kaldırmaya baş koymuş gururlu kadınların yaşadığı çöküntü. Çok fazla rol üstlenen kadınlar bunlar. Hem annelerine emek veriyorlar, hem kızlarına. Hem anneleri için çekip çeviriyorlar evlerini, hem kızları için. Annelerine de sofra hazırlıyorlar, kızlarına da... Hem kamusal alanda bir şeyleri başarmaları gerekiyor, hem de aile yuvasını canlı tutmayı. Hiç bir şeyi hazır bulmuyorlar. Zaten kahraman olmak üzere yetiştirilmişler, fakat sorumluluk duyguları da o denli güçlü ki, belli sınırları aşamıyorlar. Bu onların kahraman olmalarını engelleyen bir mania da değildir kanımca. Kahramanlığın kamusal onaya ihtiyacı yoktur.
'Gece Oturması' ve 'Gel-al 84' isimli öyküler değişime odaklı. Sizin inceleme-araştırmalarınız ve son romanınızda da bunun gibi değişime dair tespitleri okuyorduk. Değişim pek tabii kaçınılmaz bir olgu. Bununla birlikte tarihin, bu hızdaki değişimden dolayı yaşadığımız zamanı okumakta zorlanacağını düşünüyorum...
Haklısınız, pek çok alanda değişimin hızı yüzünden manzaraların neredeyse görülemez olduğu bir zamanda yaşıyoruz. Tabii değişim derken, bunun ille de olumlu ya da olumsuz olduğunu düşünmemiz şart değil. Sınırlar değişiyor, duvarlar yıkılıyor, bir yandan da farklı duvarlar çekiliyor toplumlar arasına. İşte, bir ekonomik kriz dalgasıyla savruluyor global düzen. Bir yandan da bilgiye ulaşım anlamında nisbi bir demokratikleşme var, bilgi arttıkça dağılıyor, hafıza kaydetmekte zorlanıyor o zaman, toplumsal bir alzheimer'a düçar olunuyor. Yeni bir kimlik kazanımı için unutkanlaşması amaçlanan, unutkanlığın ödüllendirildiği gereken bir toplum, Türk toplumu zaten. Edebiyatın rolü işte böyle bir süreçte görülmesi ihmal edileni, değişim rüzgarıyla gözden çıkarılanı farketmek ve kaydetmek üzere önem kazanıyor. Edebiyat zaten önemli olanla olmayan, kaba gerçeklikle sahici olan arasındaki güncel olarak gözetilmiş ayrımın yeniden gözden geçirildiği bir elektir.
Yazmayı ve yüzmeyi bilmek üzerine Kadim Yunanlılardan bir alıntı var "Kırmızı Kayaya Tutunmuş Olarak, Suda" hikâyesinde. Yüzmeyi yazı yazma yeteneğiyle eş tuttuklarından bahsetmişsiniz. Bir yazar olarak enginlere açılmaktan ürperdiğiniz oluyor mu?
Enginlere açılmak, elbet bir mecaz ve kişinin doğal sınırlarını aşmadaki sebeplerini de açıklar. Bir yazar ister istemez enginlere açılma cesaretine sahip olabilmelidir. Aksi takdirde aynı cümle etrafında hiç de anlamlı bir açma çabası ortaya koyamadan dönüp duracaktır.
Enginlere açılmak, yani bilinmeyen, ucu bucağı olmayan, sizi başka bir insana dönüştürebilecek, belki derinleştirecek, belki kendinizle barıştıracak ya da kendinize küskünlük duymanıza neden olacak deneyimlerin bir boğulma tehlikesini de hatıra getiren denizine dalmak... Bir yazarın eserini biricik ve benzersiz kılacak olan bir tek farklı, uç, çatışmalara yol açan deneyimler sonsuzluğu değildir, bunu çoktandır biliyorum. Bana gösterilen "olma" ya da "sahip olma" yollarını izlemekten kaçınarak tehlikeli bulunan okyanuslara açıldığım için yazmaya başlamadığımı da biliyorum. Bir cümlenin veya sahnenin içinden dalarsınız dünyaya ve çoğaltırsınız onu, öyle ki enginlere açılmanın getireceği endişe ve ürperti yayılır taşkınlaşan cümlelerden ve sizi bir sonraki eserinize çağırır.
Kitapta yer alan hikayelerde bir tema da hayat tarzı değişimleri gibi geldi bana. Mesela Karanlık Köşe'de bir iletişim uzmanı var, bir davette balık bıçağı kullanımı konusundaki tereddütlerini yansıtan konuşmalarının ardından bir bakıyorsunuz, kötü geçen çocukluğuna sıçrıyor. Hikaye bir otelde geçiyor. Otelin barında, bir Holywood filmi sahnesine yerleşmek için barmen kıza sürekli bir şeyler ısmarlayan muhafazakar erkeklerden söz ediyorsunuz...
Hayat tarzlarına dönük tehditler, uzun yıllar bazen örtük olarak toplumumuzu huzursuz eden gerilimlerin bir kaynağı oldu. Dindar insanlar hayat tarzlarını korumak için kamusal alandan geri çekildiler. Laikçiler kadınların zorla başlarını örttürecek, hareme kapattıracak, erkekleri içkiden mahrum bırakacak bir düzenin ayak seslerinin korkusunu bir kâbusa dönüştürecek şekilde işlediler yazılarında, konuşmalarında. Şükrü Karatepe dansetmediği için belediyecilik alanında donanımsız bulundu. Oğuz Atay'ın Prof. İnan'ın hayatını roman kurgusuyla anlattığı Bir Bilim Adamının Romanı'nı bilirsiniz. Orada Mustafa İnan, bir toplantıda kendisine Avrupa'da uzun yıllar bulunduğu halde niye dans öğrenmediğini soran bir hanıma şöyle söyler: "Ben Avrupa'ya dans öğrenmek için gitmedim." Bizde ne yazık ki böyle şeyler karıştırılıyor, bir belediyecinin yetenekleri listesinde dans bilmenin öncelikli olacağına inanmamız bekleniyor. Dans bilmeyince görgüsüz olmuş sayılacağız! İşte, göbeğini kaşıyan adam, dendi, mangal partilerini sadece Anadolu kökenli kentleşememiş "maganda"lar gerçekleştirirlermiş gibi yazılar yazıldı. Erkekler uzun yıllar bıyıksız dolaştılar, şimdilerde ABD'de bıyık geri dönüyormuş, bakıyorsunuz Türkiye'de de bu dönüşün alametleri farkedilir oldu. CHP'li siyasiler halkla aralarındaki mesafeyi kapatmak için evlere ayakkabılarını çıkararak girmekten söz ettiler, mahalle evleri tasarladılar... Kimi muhafazakar siyasiler zaman zaman seslerini yükselterek, yoga yaptıklarını, şaraptan anladıklarını, opera sevdiklerini söyleme gereğini duydular. Toplumda asla son bulmayan hayat tarzı etkileşimleri ya da baskıları, insanları şizofrenleştiren baskılar bazen bir cümleyle, bazen bir sahneyle benim de hikayelerimde bir şekilde yer etti.
Üzerinde çalıştığınız yeni kitap/kitapları sorarak bitirmek istiyorum...
Bir deneme kitabını yayına hazırlayacağım, kısmet olursa yıl sonuna doğru yayınlanır. İsmi, Başka Türlü Yolculuklar olacak. Bu yıllarda yolculuk üzerine yazmaya yoğunlaştım, üzerinde çalıştığım roman da yolculuk üzerine. Bir de önemli bulduğum İranlı sinema yönetmenleri üzerine hazırladığım bir kitap var, onun üzerinde çalışmaya devam ediyorum.