Hikâyemize bir düğün evinden başlayacağız. Düğün evlerinin hâli malum ya. Yok, pek de herkes için malum değil. Karielerimiz [kadın okuyucularımız] için malum ise de kariînimiz [erkek okuyucularımız] için değildir. Çünkü bazıları bu âlemin içinden yalnız bir kere geçebilmiş ve bazıları da oradan geçeceği saati değil, ancak bir iki dakika imtidat edebilen [sürebilen] an ve zamanı tasavvurla lezzet-yab olmakta [zevk almakta] bulunmuştur.
Hoş, karielerimiz de bir düğün evinin tarifini dinlemekten sıkılmazlar ve her zaman gördüğümüz ahvali [olayları] niçin dinleyelim demezler zannederim. Zira kemal-i hayret ve lezzetle [büyük bir hayretle ve zevkle] okuduğumuz romanlar her gün gözümüzün önünde cereyan eden ahvalden başka bir şey midir? Hâlbuki hakikat-i hâlde [gerçekte] o kadar vukuat-ı garibeye [tuhaf olaylara] tesadüf olunur ki bunları bir romanda görsek romancının mübalağasına hamlederiz. Yüzlerce liralar verilip alınan müressem [resimli] tablolar daim gördüğümüz tabiatın taklidinden başka bir şey midir ki hayran olarak tema-şalarına doyamayız. Şu hâlde senede birkaç defa gördüğümüz düğün evinin tarif ve tavsifi de insanı sıkmaz demekte hakkım vardır. Düğün evi öyle bir âlemdir ki bila-istisna [istisnasız] herkes o cemiyetten istifade eder. Ahbap ve yabancı, zengin veyahut fakir hepsi için hanenin, yalnız hanenin değil, her odanın kapısı açıktır. Gelinin hep eşyası bunların enzarına maruzdur [bakışlarına arz edilmiştir]. Med'uvvîn [davetliler] en ağır elbi-selerini giymiş, mücevherlerini takınmış. Çiğnenen etekler ve yırtılan tüller, danteller için kimseden şekva [şikâyet] edilmez. Düğün evidir bu! Ama bu elbise altmış liralıkmış! Kimin ne vazifesi! Elbisesini sakınmak isteyen bir tarafa çekilip otursun. Ehl-i merak [meraklı] olup da her tarafa girince öyle şeyler olur. Düğün evi ne kadar büyük olursa olsun düğünün şöhreti de familyanın büyüklüğü nispetinde olacağından her hâlde kalabalık da ailenin büyüklüğü nispetinde olur. O kalabalıkta tatlı tepsisi ile kahve tepsisi taşıyanlara ne demeli! Allah imdat eylesin. O gün gelin ile güveye verilen şeref pek büyüktür. O kadar büyüktür ki güvey mahrem ittihaz olunarak [sayılarak] birer küçücük mendil başlara örtülmek kadar bir tesettürle [örtünmeyle] içeriye kabul olunur. Vakıa şer'an tesettür yalnız saçların örtülmesi ise de o zarif ve mini mini mendiller saçları da tamamiyle setredemezler [örtemezler]. Bazı kadınlar, "Güveyinin koltuğunda gelin varken bize mi bakacak?" demelerine muvafık olarak gözünü yerden ve kolundakinden ayıramayıp geçerse de bazısı da "Belki koltuğumdakini her zaman görürüm, bir defa içerisinden geçmek nasip olan bu âleme bir göz gezdireyim" diye olmalı ki her tarafı süzerek sanki gelini yormamak için ağır ağır gider.
Gelin de yerinden kalkıp diğer mahalle gidecek oldukta koltuğuna girilip götürülür. Pek dar yere sığmayan eteğine yer açılır. En güzel bir mevkie oturtulur. Vakıa evvelce gelin, koltuğundaki adamların pek lüzumsuzluğunu görürse de akşama doğru elbisesindeki birçok sırmanın ve başındaki mücevheratın ağırlığından adeta buna ihtiyaç hisseder.
Düğün evini biraz tarif ettik ya. Şimdi fikir ve hayallerimizi böyle bir düğün evinin içerisine sevk edelim:
Vasi [geniş] bir sofanın köşesinde paravana ile bölünmüş bir mahalde [yerde] bir takım saz terennüm eylemekteydi. Zavallı sazende ve hanendelerin [saz ve söz sanatçılarının] o günkü çalıp çağırdıkları ne kadar beyhudedir. Birçok dinleyenler bulunursa da bir şey anlayabileni var mıdır bilmem. O kadar sağlam kafa varsa doğrusu aşk olsun. Bu sofanın çalgıya en uzak olan mahallinde yani sofanın diğer cihetinde gençlerden bir cemiyet teşekkül etmişti. Bu cemiyet eşhasının [topluluktaki kişilerin] elbise ve mücevheratından kibar takımından oldukları anlaşılıyordu. Kimisi ağır kumaştan olan elbisesinin traine'ini [etek kuyruğunu] yanına doğru serip tavusa misal oluyor, kimisi traine'ine yer bulamadığı için onu önüne yığıp kumaşın temevvücüyle [dalgalanmasıyla] üzerindeki işlenmiş çiçek dallarının hoş bir suretle duruşunda önüne bir sepet çiçek boşaltıp seyrine bakıyor zannolunuyor. Kimi de yerle beraber olan rubalarıyla boy gösteren fidanlara benziyorlardı.
Bunların içinde güzel de vardı çirkin de. Aman çirkinleri bırakalım güzellerden bahsedelim mi diyeceğiz? Demeyelim. Ol çirkinleri de sun'-ı Barî'ye [Allah'ın yaratmasına] birer model olmak üzere nazar-ı tetkikten [incelemeden] geçirelim. Onlardan başımızı çevirmeyelim! Hangi heykeltıraş şu modellerin kopyasından başka hayalinden bir çirkin tersim etmek [resmetmek] istediği vakit ona kafasından büyük bir burun, onu ileri geçmiş bir çene, hanelerinden fırlayacak kadar çeşmler [gözler] yapmaksızın bir çirkin resmedebilir? Çirkin göstermek için pek zayıf yapacakmış! Ya ne kadar güzel olan zayıflar var ki semizlere değişilmez! Ama pek şişman yapacakmış! Ne çok şişmanlar var ki onların yanında zayıflara bakılmaz. Hatta kendilerine şişman lakabı verilmek layık bile görülemeyip tombul tombul diyerek alkışlanırlar. Demek ki güzellik ve çirkinlik; semizlik veyahut zayıflık, esmerlik veya sarışınlık ile olamıyor. Ressam, hayalinden bir güzel resmedebilir. Fakat bir azasını hâl-i tabiisinden [doğal halinden! başka bir suretle yapmadığı veyahut ona bir çarpık çurpukluk ilave etmediği hâlde çirkin tersimine muktedir olamıyor da mevcudu kopyaya mecbur oluyor. Ya şimdi biz bu çirkinlere de hayran olmayalım mı? "Amma yaptın ey muharrire, şimdi bizi de çirkinlere hayran olmaya mı davet cyliyorsun" diyeceksiniz. Her azası güzeller gibi olup da yine çirkin olanlardaki o çirkinlik de kemal-i hayretle temaşa edilecek [büyük bir hayranlıkla seyredilecek] hikmetlerden değil midir? Ol çirkinler içinde dahi o kadar hüsn-i ahlak [güzel ahlak] sahipleri, vefadar ve sadık ahbap bulunur ki güzellerin gözlerimizi mütelezziz eyledikleri [gözlerimize hoş görünmesi] kadar onlar da kalplerimizi lezzetyab eylerler [kalplerimize hoş gelirler]. Güzellik yalnız bir şeyde aranmak lazımdır ki o lüzumun da derece-i tesiri [etki derecesi] en ziyade işte düğün evlerinde görülür. Eğer bu hususta yanılan güvey tarafı ise "Vah yazık! Anası olacak budalanın aklı neredeymiş? Zavallı çocuğu yaktılar. Gözleri kör müydü? Oğlana garazları mı vardı. Bu nasıl soy sop?" denildiği gibi, eğer bedbahtlık kızın tarafında ise umum tarafından yine bu türlü ta'n ve teşni'den [kınama ve ayıplamadan] başka kızın bilcümle akranının [yakınlarının] çehreleri giyindikleri parlak ve renkli elbiseler ve takındıkları mücevheratla nispet kabul etmeyecek bir surette donuk ve meyus [karamsar] olup sanki gelinin kederine müşareketle [ortak olmakla] onu zavallı kızcağızın üzerinden biraz tahfif eylemek [hafifletmek] istiyorlar gibi mağmumane nazarlarını [üzüntülü bakışlarını] geline dikip "O kadar keder etme. Senin matemini biz de beraber tutuyoruz" demek isterler. Fakat bu düğünde gelin güzel olduğu gibi, koltuk resmi [töreni] savmış olduğundan güvey de geline layık ve münasip görüldüğü cihetle herkesin yüzü gülmekteydi. Lakin herkes demek için yalnız mebhusünanhımız [konumuz] olan şu gençler cemiyetinden hiç yüzü gülümsemeyen bir genç kızı istisna etmek lazım geliyor. Bu kız beyaz boncuk ve yalancı incili harçlarla nizamlanmış, krem rengi atlastan yer ile beraber ruba giyinmiş gayet gümrah ve uzun olan açık lepiska saçları bir tek örgü olarak rubasının eteklerine doğru inmiş, mücevher olarak bir sıra pırlanta taştan ibaret olan bileziği ve bir çift tek taşlardan küpesi ile başının arkasına takmış olduğu elmaslı kısa tarağı ve boynunda bir altın kordon ile muallak [ilişik] siyah mine üzerine ayrıca pırlanta ile "B" harfi yazılmış madalyonu tezyinatını ikmal eyliyordu [süsünü tamamlıyordu]. Oturmuş olduğu hâlde dahi boyunun uzun demek mübalağa ve orta demek de noksan olacak bir surette ikisi arası olduğu anlaşılıyor. Omuzlarının yapısı genişçe ve ona nispet beli gayet ince olup endamının güzelliği elbiseyi
biçen terziye şan ve şöhret vermekteydi. Saçlarının lepiska olduğunu söylediğim için sarışın olduğu zihinlere yerleşeceği tabii ise de acele edilmese de koyu mavi ile yeşil arası bir renkte olan tahrirli ve güzel tatlı bakışlı gözlerinin üzerindeki ne pek çok ve ne az orta bir surette gayet güzel biçimli kaslarıyla aşağıya doğru uzanıp gittikten sonra bu tenezzül [iniş] kibrine dokunmuşçasına uçları yine yukarıya doğru dönmüş kirpiklerinin siyah olduğunu tarif eyledikten sonra buna hüküm verilse daha iyi olur sanırım. Renginin beyazlığı krem rubasının içinde daha ziyade göze çarpıyor, dudaklarının kırmızılığı küçük ağzına bir kat daha güzellik veriyordu. Halavet ve melahat [tatlılık ve şirinlik] güzel yüzünde lemean etmekte [parıldamakta] ve güzel alnı kuvve-i akıl ve zekâsını [akıl ve zekâsının kuvvetini] göstermekteydi. Bu kızın yanında açık kestane rengi saçlı, ela gözlü güzel bir kız oturuyordu ve birbirleriyle teklifsizce konuşmalarından düğün ahbabı olmayıp beynlerinde [aralarında] evvelden beri muarefe [tanışıklık] olduğu anlaşılmaktaydı. Bu kızın da mücevherat ve melbusatı [giyimi] sahib-i servet bir familyadan [zengin bir aileden] bulunduğunu gösteriyordu. Güler yüzlü, şen sözlü olup ne büyük ve ne küçük, orta ağzının biraz kalınca dudaklarında tebessüm eksik olmuyor ve masumane nazarlı [bakışlı] gözleri de kalbinin safiyetini izhar eyliyordu [gösteriyordu]. Kapanık ve biraz darca olan alnı pek ziyade tefekküre vüs'ati [düşünce genişliği] olmadığına delalet ediyordu. İşte bu kız refikasının [arkadaşının] mağmumane [üzüntülü] tavrıyla pek zıt bir hâlde bulunuyordu ve bunun şirinliği refikasının halaveti altında eziliyordu. Parlak gözlerindeki nazarının husule getirdiği mahzuziyet [haz] insandan pek çabuk zail oluyordu [kayboluyordu]. Sarı saçlı güzelin mahmurane nazarı ise ta cangâha [kalbe] geçiyordu. Sarı saçlı kız, güler yüzlü refikasının hoş sözlerinden bazen tebessüm eylediğinde tebessümün kendisine pek yakıştığı görüldüğünden o mağmumiyet tavr-ı zatîsi [asıl tavrı] olmayıp ıztırab-ı derunundan [gönlünün ıstırabından} bir arıza olduğu anlaşılmaktaydı. Fakat bu tebessümler layık olduğu güzel dudaklardan şimşek gibi seri bir surette geçmekte olup hemen yine eser-i hüzün ve gam ru-nüma olmaktaydı [keder ve iizün-tünün izleri görülmekteydi].
Bu köşedeki cemiyette bulunan diğer dört kişi de ağızdan ağıza, kulaktan kulağa söz söyleşip gülüyorlardı. Beğenemediniz mi? Evet, vakıa beğenilecek şey değildir. Hem de bizim ciddi tavırlı ve halâvetli kıza bakışıp söyleşiyorlardı.
Herkes düğünde yalnız gelini görmek, düğün seyretmek ile iştigal etmez. Diğerlerinin kusurunu görmeye ve kendilerinden üstün olan hüsn-i cemalleri [güzelleri} çekemeyip kusur bulmaya çalışanlar da ne kadar çoktur! Hatta bunlar hüsnüne buldukları kusuru kimseye kabul ettiremeyecekleri surette güzel olanların cemallerine taarruzdan [sataşmaktan] vazgeçip kusuru giyinip kuşanmasında ararlar.
Bunlar da evvelce tarif eylediğimiz kızın elindeki mendilde bulunan "F" harfinin madalyondaki "B" harfiyle bir olmadığından, bu mübayenete [farklılığa] gülüşüyorlardı.
Evvela içlerinden biri bu şifrelerden biri kendi isminin ve diğeri de belki zevcinin [kocasının] olmak ihtimali bulunduğunu söylemiş ise de eğer öyle ise saçlarının gelin olmamış kızlar gibi sade bir surette aşağıya doğru bir örgü olarak bırakılması evvelkinden daha ziyade affolunmaz bir kusur olduğu refikaları [arkadaşları] tarafından söylenince o da buna hak vermiştir... (s.15-21)