Ne Türk ne İranlı Mevlana'ya çevreciler sahip çıkmalı

Mevlana'nın 800.doğum günü kutlaması için Konya'daydık. Popüler ve büyük organizasyondan gözümüz kamaşmadı, bilakis barut kokusundan gözümüz yaşardı. Bir de Konya'nın gözden ırak medreselerini, kütüphanelerini gezdik ki, işte onlar görülmeye değerdi.

Beyza Akyüz
Ne Türk ne İranlı Mevlana'ya çevreciler sahip çıkm

Yıllar önce sema ayinini ilk izlediğimde mest olmuş, ikinci izleyişimde sıkılmıştım. Üçüncüsü de olmadı zaten. Fakat bu sefer ki organizasyon farklıydı. Tanıtım cümleleri pek afilliydi. 360 kişilik bir ekip, 800 metrekare Mevlana türbesi şeklinde özel sahne, 3000 metrekare sahnede sema ayini, 80 kişilik senfoni orkestrası, MFÖ grubu ve Ahmet Özhan, 33 dev ekranla stadyumda görüntü, yapay bulut, havai fişekle gösteri ve en önemlisi 75 ülkeden 270 semazenin gelişi. Ben de İstanbul'dan kalkıp Konya'ya, 75 ülkeden gelen 270 semazenle görüşmek için gittim sadece. Çünkü bu organizasyonda beni heyecanlandıran tek ilginç maddeydi. Gelin görün ki, Konya'da bir tane bile yabancı semazen bulamadım. Çünkü yurtdışından semazen katılamamıştı.(O ışıklı oyuncaklara trilyonlar yatırıldığından, semazenleri getirmek için paramız kalmamış) Lâkin uzun süren araştırmalar sonucunda, beş tane numune Amerikalı'nın olduğunu duyduk. Onların da izlerine rastlayan olmadı. Ben bir tanesini, Ahmet Çalışır'ın yardımıyla buldum. İssa Golitzen Farajaje; ama o da senelerdir İstanbul'da yaşıyor.

DOĞUM GÜNÜ PARTİSİ Mİ

Konya Atatürk Stadı'nın önü, programdan saatler önce doldu. İnsanlar iftarlarını çimlerin üzerinde yaptılar, sırf stadda yer bulabilmek için. Digital geceye karşı, önyargılı olmamak adına epey çaba sarfettim. Kim, bu konuda, ne düşünüyor, merak ettim. Gecenin yetkili isimlerinden Tuğrul İnançer'e de 'Bir doğum günü partisi gibi mi olacak bu kutlama?' diye sordum. İnançer, bir doğum günü kutlaması kadar ucuz olmayacağını ama elbette ancak bir anne ve babanın çocuğunun doğum gününü kutlama sevinci nisbetinde olacağını söyledi. Nitekim bu sevincin, çocuğun değil anne ve babanın sevinci olduğunu vurguladı. Eyvallah dedik. Organizasyonun Sanat Yönetmeni Ezel Akay'a sorduk bir de. Bilgisayar oyununa benzeyen yeşil ışıklar olmak zorunda mıydı? Akay'ın da cevabı hazırdı. Kutlama başlayınca, teknoloji görünmez olacaktı ve insanlar Mevlana'yı hissedecekti. Buna da eyvallah. Kutlama sona ermeden yorum yapmamaya kararlıydım. Gecenin maliyetini sorduğum yetkili tüm isimlerin cevabıysa aynıydı; 'Maddi konuları konuşarak gecenin mâliyetine gölge düşürmek istemiyoruz!' Paranın gölgesinin düşmemesi için belli ki söz birliği etmişler ama havai fişeklerden üzerimize düşenleri kimse hesap etmemişti.

HOŞGÖRÜ DE BİR YERE KADAR

Gece klasik ve sıkıcı protokol konuşmalarıyla başladı. Bir kişi de feragat edip, kısa konuşmadı. Dinleyen de olmadı hani. Stadyum dolup taştığı için, protesto ıslıkları protokol konuşmalarına fon müziği oldu. Kenan Işık'ın sarıklı, boynu bükük, rahle önündeki sunumu ilk başta yapay gelse de ilerleyen dakikalarda seyirciyi içine aldı. Senfoni orkestrası da hoşumuza gitmişti. Ama izleyiciler arasındaki bir teyzenin oğluna, "Koymuşlar Çarlişaloski'nin orkestrasını, ne anlarız biz. Yok mu şöyle neyimiz tanburumuz?" dediğini duydum. Hatta, 'Konya Konya olalı, böyle kabz görmedi' diyenleri de. Her şeye rağmen, yerli semazenler sahneye çıkınca herkesin mutlu olduğu belliydi. Semazenlerle birlikte o meşhur ışık showları da devreye girdi. Yapay bulut üzerine lazerle semazen yapılacak ve staddaki semazenlerle senkron şekilde dönecekti, o yeşil ışıktan semazenler. Fakat yapay bulutun oluşumunu, rüzgâr engelledi. Buraya kadar bile hala hoşgörülüydüm! Çünkü çiğ yeşili ışık kimin umurundaydı. Ay ışığı altında, güzel müziğin tadını çıkarıyorduk. Sükûnet üzerimize sinmiş, hafiften hüzünlenmiştik. Ezel Akay haklıymış galiba, diye mırıldanmıştım bile kendi kendime. (Kutlamalara hüzün yakışmaz sanmayın, bilâkis Mevlana'nın dediği gibi, gam, neşeyi peşinden sürükler.)

BAŞIMIZA TAŞ YAĞMADI AMA

Lâkin neşelenmeye vakit bulamadan, birden güm güm patlamaya başladı havai fişekler. Hemen yerimizden fırladık, sahanın biraz daha uzağına kaçtık. Başımıza bizmut yağıyordu koca koca. Sahnedeki semazenler başlarına düşen metallerden kaçmak için sağa sola koşuyorlardı. Ortalığı bir barut kokusu sardı. Çocuklar çığlık çığlığa. Yetişkinlerin çoğunun elinde ise, kameralı bir cep telefonu, kayıtta! Tabi bu hengâmede, Orhan Şallıel'in geceye özel bestelediği parça çalınıyordu, ama duymak ne mümkün! Havai fişeklerin zararlarını bilmeyen kaldı mı bilmem. Bilimsel araştırmalar der ki, yaban hayatı ve bitki örtüsünü etkiliyor. Gaz atmosfere yayılıp kirlilik yaratıyor. En önemli veri ise çocuklar üzerinde 'gece korkusu' oluşturuyor ve bölgedeki tarihi dokuya zarar veriyor. Fakat ne bunlar ne de bir sufinin çevreci olabileceği kimsenin aklına gelmemişti galiba. Sözün özü, dev organizasyondan geriye stadın dışına kadar saçılan dev gibi bizmut parçaları kalınca, keşke daha küçük olsaydı kutlama diyorum. Her sene Mevlana kutlamalarının giderek büyüdüğüyle övünenlerin aksine!

Görmesen de dünyayı, gez Konya'yı

Konya'ya gitmeden birkaç gün önce, Atlas Dergisi Genel Yayın Yönetmeni Özcan Yüksek'in kitabını arkadaşım Emeti Saruhan'ın masasında gördüm. Sessizce Dön isimli kitap, Atlas Dergisi için Belh'ten Anadolu'ya yaptıkları gezi sırasında yazılmıştı. Konya'yı Özcan Yüksek ile birlikte dolaşma fikrinin heyecanına kapılıp, hemen telefona sarıldım. Özcan Bey'e 'Beraber gidelim mi Konya'ya?' dedim. Böylece pazar günü düzenlenen doğum günü kutlamasından bir gün önce, Özcan Bey ve Atlas'ın Yazı İşleri Müdürü Hüseyin Keçe ile Konya'da buluştuk. 10 yıl önce söylemiş Özcan Bey, 'Bir Mevlana dosyası yapalım' diye. Fakat Hüseyin Bey, 10 yılda bitirince ön araştırmayı, ancak bu yıl düşmüşler yola. Belh, Şam, Halep, Bağdat, Erzincan'dan sonra son durakları Konya. Mihmandarımız fotoğrafçı İbrahim Dıvarcı ile konuşmalarından da anlıyorum ki boşa değil 10 yıllık geçen süre. Çünkü Hüseyin Bey, tarihçi titizliğiyle çalışıyor. Atlas'ın Aralık sayısında Mevlana hakkında yeni ve şaşırtıcı bilgilerle karşılacaksınız.

İLİM ADAMINA MEDRESE YAKIŞIR

Mevlana'nın babası, âlimler Sultanı Bahaeddin Veled gittiği şehirlerde, bir ilim adamı olarak dergâhda değil medresede kalırmış. Alaaddin Keykubat da, Sultan'ül Ulema' yı Konya'ya davet ettiğinde, onlar için bir medrese yaptırmış. Hüseyin ve Özcan Bey de gittikleri her şehirde öncelikle medreselerin izini sürmüşler. Konya'da da bu geleneği bozmadık. Konya'nın ilk medresesi ve aynı zamanda Mevlana'nın ders verdiği ilk medrese olan İplikçi Medresesi şu anda otopark.(İplikçi Camii'nin arkasındaki alan) Ne kalıntı ne de bir iz var geçmişten kalan. Neyse ki Konya'da çok medrese var, onları gezdikçe teselli buluyoruz.

EN ESKİ ESER, HERHANGİ BİRİSİ

Konya'dan ayrılmadan evvel, Bölge Yazma Eserler Kütüphanesi'ne davet etti bizi, kütüphane Müdürü Bekir Şahin. Çelik kapılar ardındaki binlerce yıllık el yazması eserleri görmek bizim için unutulmaz bir zevkti. Kitapların muhafaza edildiği odalar, ısı, ışık ve nem açısından özel olarak muhafaza ediliyor. Odada bulunduğumuz her saniye nem oranını etkilediği için fazla kalamadık. Kitapların ömrünü düşününce insan, kıyamıyor zaten fazla kalmaya. Kitapların saklandığı odaları ilk kez biz fotoğrafladık. Çöpten bulunup kütüphaneye getirilmiş binlerce yıllık İncil, İbn-i Sina'nın tıp kitabı, Kanuni Sultan Süleyman'ın divanı, hepsi o kadar değerli ki. Kütüphanede, 32.000 el yazması eser mevcut. Kütüphaneye gelen herkesin sorduğu ilk soru ise, 'En eski eser hangisi?' Şahin, bu sorunun cevabının herkes için farklı olduğunu söylüyor. Çünkü, en eski eser, hiçbir şekilde ifşa edilmiyor.